Genclerimizi, islami Sokak Hizmetine davet ediyorum!

Muzaffer Alev  Kopenhag

Muzaffer Alev Genclerimizi, islâmî Sokak Hizmetine davet ediyorum!

İSLAMİ SOKAK  HİZMETİ

Genç Kardeşlerim,

İnternette “Neylesin Sultan Mahmut” aramasını yaptığınız da okuyacağınız hadise benimde başıma 6-7 senede bir geliyor. Kadere Rıza gösterip, Allaha şükredip yüce dinimizin verdiği sabırla huzur içinde yaşamaya çalışıyorum.

Hoca Nasreddin birgün kar ile pekmezi karıştırmış, kar helvasını keşfetmiş, yiyormuş. Çevredekiler şaşkınlıkla Hocam hiç kar helvası olur mu? diye sormuşlar. Hoca Nasreddin:

- Ben yaptım oldu, diye cevab vermiş!  ( Hoca Efendinin bu meselesini Hanımım Gonca Gülsel Alev ’den dinlemiştim )

- Hiç İslami Sokak Hizmeti olur mu? Demeyiniz sakın. Mecburiyetler insanları yeni keşiflere, buluşlara zorluyor.

Müslümanlar devamlı araştırmalar içinde olmalılar. Yüce dinimize, kandırılan müslümanlara hizmet etmek için can atmalılar. Bu mevzuuda yani Son Hak Din İslamiyetin çevremizdeki insanlara anlatılması hakkında, Kur’anı Kerimde ayetler var, Sevgili Peygamberimizin Hadisi Şerifleri var. Eğer endişeniz varsa lütfen en yakın Camideki Hoca Efendilere veya  www.sorularlaislamiyet.com  sitesine sorunuz, sizlere kısa zamanda cevab vereceklerdir.

Mesela Kur’anı Kerimdeki ”Emri bil maruf nehyi anil münker” ayetini ve tefsirini İnternette arayıp okuyabilirsiniz.

NİÇİN İSLÂMî SOKAK HİZMETİ YAPMAK MECBURİYETİNDEYİZ?

Genç Kardeşlerim, biz zavallı dünya müslümanları; 90 senedir soykırımcı katil Haçlılara ve Siyonist Yahudilere esiriz, köleyiz. Bu esirlik gizli ve münafıkça olduğu için maalesef herkes kolayca anlıyamaz. Bu sebeple İslamiyette münafık, kâfirden daha eşeddir yani daha kötüdür. 1000 senedir İslâm’ın Bayraktarlığını ve koruyuculuğunu yaparken şerefle kullandığımız İslamî, Kur’anî harflerimiz ve yazılarımızla ve kitaplarımızla beraber,  İslâmî kelimelerimizde yok edildi. Bu sebeple mecburen bazı kelimelerin yanında uydurukçasınıda yazmak mecburıyetinde kalıyorum veya mecburen uydurukça kelime kullanıyorum. Yazdığım yazıları bugünün gençleri ve çocukları anlıyamaz endişesine kapılıyorum. Bu vesile ile münafık kelimesinin manasını yazıyorum.

Münafık: Nifak yani ikilik çıkaran. İki yüzlü, dış görünüşü müslüman olmakla birlikte, içi kâfir olan kimsedir.

Yahudiler dünya medyasının sahibidirler. Dolayısıyla gazeteler, televizyonlar, radyolar dünya Siyonist Yahudilerinin hakimiyetindedir yani elindedir. Aslında müslümanların ülkeleri, silahları, orduları, generalleri, fabrikaları, bütün okulları, fabrikaları, gazeteleri, televizyonları, radyoları Siyonist Yahudiler ve Terörist Haçlılarındır. Bu durum 90 sene önce 1920 lerde; Siyonist Yahudi ve dünya hakimi İngiliz devletinin yani Büyük Britanyanın, esiri müslümanlara 40 kadar ülke hediye etmesiyle başlamıştır. İngilizler masa başında cetvelle sınırlarını çizip, müslüman esirlere niçin ülkeler hediye etmişlerdir?  Şeytanî bir akıla ve hileye sahip İngiliz devleti ve Siyonist Yahudiler 1917 de ortaya çıkan Komünizmin bütün dünyaya yayılacağını, Avrupa ve Amerikada da fakirlerin zenginleri öldüreceğini, Yahudilerin ve Kapitalist Haçlıların servetlerini kaybedeceğini hatta öldürüleceklerini anlamışlardır.  Zira Rusya da 50 milyon rus Komünizm için birbirini öldürmüştür.  İşte bu duruma düşmek istemeyen İngiliz devleti müslümanların Komünist Rusların safına yani tarafına geçmemesi için hemen, esir ettiği müslümanların topraklarını 40 parçaya bölerek müslümanlara ülkeler hediye etti. Başlarına da kendi Saddamlarını ve generallerini getirdi. Aslında müslüman ismi taşıyan bu casusların Saddam veya Yakub ismi, müslümanları bir aldatmacaydı, kandırmacaydı. Gerçek isimleri ise Yakub değil Jakoptu. Halen Fas’ın Kralının danışmanı bir Yahudidir. Ülkeyi idare etmektedir. Araştırabilirsiniz. Fas kralının vazifesi Ramazan aylarında Fas’ın an’anevî baştan yere kadar beyaz kıyafeti içinde cemaatin en önünde cami de oturup vaaz dinlemek ve namaz kılmaktır. Bir nevi halkını sömürgeci ülkelere peşkeş çekmektedir, hediye etmektedir.  Yani sömürgecilere yaranmak maksadıyla uygunsuz bir şekilde, sömürgecilere yardım etmektedir.

Kardeşlerim, Yüce İslâm dini son hak din olduğu için kâfirler kolayca yok edemiyorlar. Bilirmisiniz bu aylarda Danimarka basını harbederek yani savaşarak Afganistanı alamayız diyorlar. Okullar, Camiler yaparak, televizyon yayınlarıyla alabiriz diyorlar. 48 ülkenin dev gibi askerleri zavallı afganlı perişan çocuklara utanmadan devamlı çikolata, şeker, çeşitli oyuncaklar dağıtıyorlar. Bradley isimli bir İngiliz subayı;  – Afganistan savaşı zengin ülkelerin, fakir ülkelere karşı sömürge savaşıdır, dedi.  Şu anda İngiltere de müebbet yani ömür boyu hapisle yargılanıyor!

Mevzuumuz yani konumuz niçin İslamî  Sokak Hizmeti yapmalıyızdı. İslamiyeti kapalı yerlerde öğrenmemiz ve öğretmemiz yasaktır. İslam ülkelerinde olduğu gibi batı avrupa ülkelerinde de hileli olarak yasaktır. Hele son senelerde batının komünizme karşı müslümanları kullanma oyunuyla, uyanan zavallı müslümanları, 11 eylül 2001 Yahudi Hilesiyle terörist diye damgalamasıyla müslümanlara çok zulüm ediyorlar. Batılılar, Amerikalılar gibi kendileri teröristtirler.  2. Pearl Harbour hilesiyle tekrar 3000 civarında kendi insanlarını, World Trade Center de öldürdüler. Zavallı Afganlıları teröristlikle suçladılar. Terörist Haçlılar ve Siyonist Yahudiler döne döne terörist arıyorlar. Meğer Afganistan’ın altı petrol doluymuş. Çin’e ve Rusya’ya karşı füze üssü kuracaklarmış Afganistanda.

Bu zavallı durumumuzdan dolayı sokaklarda insanlara öğrendiğimiz kadar yüce dinimizi anlatmalıyız. Müslümanların melek olduğunu, Danimarkalı müslümanların melek olup huzuru İslamiyette bulduğunu anlatmalıyız. İslam düşmanı; Haçlı, Siyonist ve müslüman gâvurlarının şeytani yalanlarından zavallı gençlerimizi ve çocuklarımızı korumalıyız. Korumak ise ancak zamanın sistemleriyle çalışmakla, gayret etmekle olur. İslamî Kütüphaneler açmalıyız. Kütüphanelerin çocuk kısmı ve çocuk kitapları, cd. leri bölümü olmalı. Evlere ödünç verilmeli. Çocuk oyuncakları da olmalı. Biz müslümanlara kapalı yerlerde İslami Hizmet yasak olduğu için sokaklar da yüce dinimizi anlatmalıyız. Ucuz küçük kitaplar satmalıyız, hediye etmeliyiz. Broşürler dağıtmalıyız. Muhakkak haftalık ev sohbetlerimiz olmalı. Çocuklar çay dağıtmalı. Sohbetleri dinlemeli. Hanımlar ve genç kızlar da kendi aralarında sohbet toplantıları yapmalılar. İslami toplantılara ve derslere gitmeliyiz. Her gün yeni bilgiler öğrenmeliyiz. Sevgili Peygamberimiz;  – İki günü birbirine eşit olan ziyandadır, demiştir. Bu mevzuu da bir hayli hadis vardır.

KOPENHAG  BAŞPAPAZI,  ”İMAMI  GAZALİ”Yİ  BİLİYOR!

Seneler önce Kopenhag Başpapazının Hristiyanlık Günlük Gazetesinde yazdığı bir makalede;

-          Müslümanlar İmam ı Gazali’nin tavsiyelerine uyarak İslamiyette reformlar yapmadılar, inançlarını muhafaza ettiler. Biz Hristiyanlar devamlı Hristiyanlıkta Reformlar (değişiklikler) yaparak hata ettik.

-          Biz Hristiyanların bütün dünyada çok güçlü misyoner teşkilatlarımız var. Maddi imkanlara sahibiz. Müslümanların böyle imkanları ve teşkilatları yok. Ancak Kur’andaki ”İyilikleri emrediniz (söyleyiniz), kötülüklerden vazgeçiriniz.” Ayeti bizim zengin misyoner teşkilatlarımızın, Hristiyanlığı yaymak için yaptığı çalışmalardan, elde ettikleri başarılardan daha fazla İslamiyetin yayılmasını sağlıyor, diyordu.

Gençler, Bediuzzaman Said Nursi; ”Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar.” diyor. Biz gözümüzü kapamak istemesekte İslamın düşmanlarının bizim gözümüzü kapatmak için hileler yapmaları gayet normaldir. Oyuna gelmeyip, aldanmamak, rezil olmamak için ne yapmalıyız?

Siz bu soruyu nasıl cavaplarsınız? Bana sorarsanız hemen aklıma; ”dindar, İslami bilgili arkadaşlar edinmeliyiz, Hoca Efendiler ve Hoca Hanımlara sorular sormalıyız, tavsiyelerini istemeliyiz. Tavsiye ettikleri kitapları ve siteleri okumalıyız. İslami toplantılara, konferanslara, sohbetlere katılmalıyız. Dinlemeyi ve vaktinde gerektiği kadar konuşmayı öğrenmeliyiz,” gibi mevzuular geliyor.

YAHUDİ MEDYASI, YÜZLERCE TELEVİZYON KANALIYLA, RADYO İSTASYONUYLA VE GAZETELERİYLE DİNİMİZE SALDIRIYOR!

Bütün Dünyada Medya Yahudinin kontrolündedir. Hergün Televizyonlardan, Radyolardan, Gazetelerden, Dergilerden, Öğretmenlerden, Akrabalardan, Komşulardan, çevreden aldığınız yalan ve yanlış İslam Düşmanı mesajlara çok dikkat etmelisiniz.

Malumunuz, biliyorsunuz,  zehiri altın kadeh içinde verirler.

Ülkeler içerden fethedilir.

Savaşlar sulh yani barış zamanlarında kazanılırlar.

GENÇLERİMİZİ OKUMAYA VE ÖĞRENMEYE DAVET EDİYORUM.

Biz Müslümanlar zaten 1920 lerde kaybettik bu savaşı, bari daha rezil olmamanın çarelerini aramalıyız.

Sömürgeciler de merhamet aramak aptallık olur. Bütün Alem- i İslamda yani İslâm Ülkelerinde; İçimizdeki hainler, casuslar, ajanlarla bizi ezerler, zalimce idare ederler. Daha doğrusu ezdiler ve ezmeye zalimce, merhametsizce devam ediyorlar!

Hatta biz Müslümanları hileyle şeytanca kullanarak komünizmi yok ettikten sonra,  şimdi bizi yani Müslümanları yok etmek istiyorlar.

Son 90 senenin sömürgeciliği gizli sömürgeciliktir. Modern koloniyalizimdir, modern sömürgeciliktir. 90 senedir hem Müslüman ajan, casus generallerle zavallı melek gibi Müslümanları rezilce ezerek idare ediyorlar, hemde Müslümanlarla ve Yüce İslâm Diniyle alay ediyorlar. Hatta zavallı Müslümanları uyduruk Hristiyan yapıyorlar!

Buna Emperyalizim de diyorlar.

Müslüman ülkelerini gizlice şeytani tiyatro oyunlarıyla, senaryolarıyla sömürüyorlar. Müslümanlar sömürüldüklerini ve gizli sömürge olduklarını anlıyamıyorlar. Anlatsanızda bu İngiliz Oyununu kabul edemiyorlar. Çünki 1920 lerden beri Müslümanların İslâm Devletleri yoktur. Zalim, merhametsiz yani acımasız gâvurların oyuncağı, kuklası olmuşlardır. Terörist, hileci, vampir gâvurlar yani İslam düşmanları; zavallı çaresiz Müslümanları devamlı sokaklarda bağırtıp, yavaş yavaş gâvurlaştırarak Firavunlar gibi zafere gitmektedirler. Bütün Sünni ve Şii Müslümanların silkinip hemen uyanmaları gerekmektedir. Gâvurların Müslümanları birbirleriyle savaştırıp lüks hayat yaşadığını anlamalıyız. Müslümanlar kardeş olmalıyız.

İslam düşmanı gâvurlar, Müslümanlara oyun oynarlar, Müslümanların gazetecileri bile 50-70 sene sonra anlarlar aldatıldıklarını! Zavallı Müslüman halkımız nasıl anlasın bu hileleri?

Müslümanlara bu dehşetli hileleri yapmak  merhametsiz, acımasız sömürgecilerin hakkıdır. İş bilenin, kılıç kuşananın, diye bir ata sözümüz vardır. Sevgili Peygamberimiz ”Hârp (savaş),  hiledir.” buyurmuştur bir hadisi şerifinde.

Uyanıp vaktinde çalışma yapıp, dinimizi, İmânımızı muhafaza etmekte bizim hakkımızdır, vazifemizdir. Ancak amiyane (halkin deyisiyle),  bir tabirle ”lafla peynir gemisi yürümüyor.”  Biz Müslümanlar vazifemizi yapıyor muyuz?

Dünyada büyük değişimler var. Bizler bugünün ve yarının şartlarına göre çalışmalar yapmalıyız.

Gâvur olmıyacağım diye direnmeliyiz. Sevgili Peygamberimiz direnmedi mi? Arkadaşları Sahabiler direnmedi mi? Arab Mücahidler direnmedi mi?  Büyük Selçuklu ve Büyük Osmanlı Ecdadımız direnmedi mi?

Bizde, Cennetmekan Dedelerimiz gibi direneceğiz. Direnmek ise okumak ve öğrenmekle oluyor. Siz Asil Gençlerimizi okumaya ve öğrenmeye davet ediyorum. Çevrenizde İslami bilgili ve kültürlü Müslüman gençler ve gençkızları, hoca efendileri ve hoca hanımları arayınız. Danimarkalı Müslümanlarla, Arab ve Pakistanlı dindar Müslümanlarla görüşünüz, evinize davet ediniz, ikramlarda bulununuz. Lütfen iyi, dindar müslümanları öcü sanmayınız ve gerçek dindar müslümanlardan kaçmayınız. Çevrenizde samimî gerçek uyanık müslümanları arayıp bulunuz. Yüce dinimiz İslamiyet şeytanca yasak edilmiştir. Biz bu zor şartlar altında dinimizi ve imanımızı öğrenmeye, mümkün olduğu kadar yaşamaya gayret etmeliyiz. Gavur olmıyacağım, zavallı gerçek, iyi müslümanlara düşman olmıyacağım diye diretmeliyiz, ısrar etmeliyiz.

-  Düğünleriniz İslamiyete uymuyor, dikkat ediniz! Diyen bir İmam Efendi Danimarkadan kovulmuştur. Tabii kovanlar Danimarka devleti değil. Kimin kovduğunu arifler anlar. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Hanımıda hastahaneye giremedi ya başörtüsünden dolayı. Nelerle uğraşıyoruz değil mi?

Aslında İslam Aleminde ki bütün karışıklıkların perde arkasında Siyonist Yahudi, Haçlı Amerika ve Avrupanın gizli hileleri, oyunları, baskıları vardır.

GÂVURLAR YANİ İSLÂM DÜŞMANLARI BİZİ, SAVAŞMADAN, YAVAŞ YAVAŞ AHLAKSIZLAŞTIRARAK YOK ETMEK İSTERLER!

Yüzlerce Türkçe Yahudi Televizyonları size İslamiyeti, Büyük Selçuklu ve Osmanlı Tarihini öğretmez, sizi nefret hisleriyle doldurur. İslami kanallarda öğretemez çünki en fazla %10 kadar islamiyeti anlatabilirler. İslam düşmanlarına cevab veremezler. Gerçek Anahtarları bizim elimizde değildir! Vaşington’dadır.

Bu televizyonların perde arkasındaki gerçek sahipleri, kendi askerini öldürtmeden bizi yavaş yavaş farkına vardırmadan uzun zamanda İslamiyetten çıkarma savaşı veriyorlar. Buna savaşmadan dinsizleşme, gâvurlaşma (İslâmiyete düşman olma) da diyebilirsiniz.

UÇAKLARIMIZIN, HELİKOPTERLERİMİZİN VE SAVAŞ TANKLARIMIZIN KOMPÜTER BEYİNLERİNİ İSRAİL Mİ TAMİR EDİYOR!

Bütün Dünyanin İslam düşmanları yani gâvurlar birlik halindeler, hemde atom bombası güçleri olduğu halde.

Biz Müslümanları birbirimize düşman etmişler, atom bombası gücümüz olmadığı gibi, uçağımız, helikopterimiz ve savaş tanklarımızda yoktur! Amerikadan ve İsrailden aldığımız bu silâhların tamirini İsrailde yaptırmak mecburiyetindeyiz. Haliyle bu silahları sadece Müslümanlara karşı kullanabiliriz. Birde Amerika, Avrupa ve İsrail’in yani gizli düşmanlarımızın çıkardıkları gizli iç savaşlarda kullanabiliriz! Yani birbirimizi öldürmek için!  Terörist katillerin Silah ve İlaç Fabrikalarının devamlı çalışması gerekmektedir!  Bu sebeple, eğer dünya müslümanları uyanmaz, kardeşce birleşmezlerse, darbelerle, iç savaşlarla daha çok ölürler, sakat kalırlar, aç kalırlar, ağlarlar, soy kırıma uğrarlar! Dış güçler;  Afganistan’ın ve Irak’ın zavallı halkını döverek öldürürken, diğer müslüman ülkelerine faizle borç paralar dağıtabilir. Diğerlerine de soykırım sırası gelecektir!  Yüzlerce Ahlaksız Yahudi televizyon ve radyo yayınlarıyla ve ahlaksız gazeteleriyle manyaklaştırdıkları müslümanları çok yakında Afganistan ve Irak gibi güle oynıya filim seyreder gibi soykırım yapacaklardır. En büyük intikam’ı ve hıncı Büyük Selçuklu ve Büyük Osmanlı torunları olan Sünni ve Alevi -  Türklerden ve Kürdlerden alacaklardır. Malumunuz Osmanlı ecdadımız Yahudileri 500 küsur sene önce İspanya da ölümden kurtarmıştır. Sultan Beyazıt devrinde gemilerle getirip Selanik ve İzmire yerleştirmiştir. Halen her sene geldikleri ilk günü bayram olarak kutlayan Siyonist Yahudiler maalesef  hainlik yapıp Haçlılarla birleşip Büyük Osmanlı devletini yıkmışlardır. Gençler internette; Sabatay sevi, Sabati Zvi, Gizli Yahudiler, Selanik dönmeleri, Kripto Türkler’i  google ve You tube’ da  arayınız ve derin araştırmalar yapınız.

MÜSLÜMAN OLMAK MELEK OLMAKTIR.    (Muzaffer Alev)

Müslüman olmak melek olmaktır. Osmanlı Ecdadımız melek gibi iyi müslümanlardı. Danimarkalılar da melek gibi müslüman oluyorlar. Danimarka’ nın İslam düşmanı gazeteleri meşhur Danimarkalı İmam Abdul Wahid Pedersen’in hollanda da esrar satışından dolayı Danimarka da hapis yattığını kasıtlı olarak yazdılar. Mübarek imam Abdul Wahid Pedersen, bu hadise müslüman olmadan önce ben hristiyanken oldu diyerek Danimarka medyasını susturdu.

YANGIN VAR, EVLADLARIMIZ YANIYOR, YARDIMLAŞMALIYIZ!

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİN HAYATINI ÇOK OKUMALIYIZ!

1984-1989 yıllarında, Amerika batı Avrupa ve İsrail tarafından, Mücahidler, Taliban Askerleri ve Usame bin Laden, Afganistanda Komünistlere karşı savaştırılırken, Avrupada ve Danimarkada bizlere oldukça iyi davranıyorlardı. En azından Müslümanlara düşmanca hakaret etmiyorlardı. Batılılar son 50 yılda, Komünizme karşı bizi savaştırdıkları ve kullandıkları için o zamanlar mahalli radyolarda haftada bir iki saat yayına izin veriyorlardı.

1984 yılında Kopenhag’da İki genç, haftada 1.5 saat Türkçe müzik yayını yapmaya başlıyorlar. Hanımım Gonca Gülsel Alev bu ”Gurbet Radyosunda” 3.5 sene her hafta 20 dakika süren heyecanlı, gençleri uyandırıcı İslami proğramlar yaptı. Allah Gonca Hanımdan razı olsun. Allah Rızası için yapılan böyle samimi çalışmalara her zaman ihtiyaç var.

Bizim derin devlet denen Müslüman düşmanları gizlice uğraşsalarda mani olamadılar Gonca Gülsel Alev Hanım’ın gençleri yetiştirici sohbetlerine.

Gonca Hanım çok büyük İslami hizmetler yaptı. Bir gün Gonca Hanım evde bana, bu proğramları bir Müslüman Hanım olarak yapmak istemediğini söyledi. Ben ise aksine devam etmesi gerektiğini, İslam düşmanlarının hiç boş durmadığını, evimiz yansa pencereye koşup yanıyoruz, imdat yardıma gelin diye bağıracağını, bağırması gerektiğini, bu durumunda aynı olduğunu Gonca Hanıma izah ettim.

Gonca Gülsel Alev Hanım bu Proğramlarla  İslami Hizmet yapmaya devam etti. Allah Razı olsun.

Eğer biz hepimiz el ve gönül birliğiyle, aşk ve şevkle çocuklarımızı, birbirimizin çocuklarını düştüğümüz bu ateşten kurtarmaya çalışmazsak. Dünyamızın ve Ahiretimizin cehennem olacağını bilmeliyiz. Neme lâzımcılık, herkesin kendisini düşünmesi çok kötü bir durumdur, hastalıktır. Müslümanlığı ve Müslümanları yok eder, perişan eder. Rezillik, hastalık, pislik yakında hepimize bulaşır.

Etliye, sütlüye karışmayan, gemisini kurtaran kaptan deyip yalnız kendini ve çocuklarını düşünenler, asla iyi Müslüman değildirler. Onlar en kötü Müslümanlardır. Münafıktırlar, fasıktırlar, Yüce İslâmiyetin ve Dindar Müslümanların düşmanıdırlar. Cahilliklerinden İslâm düşmanı gâvurlara dostturlar. Bu ölümlü dünyada, gayrimüslimlere kötü örnek oldukları için, ahiretteki imtihanda sıfır alacaklar ve sınıfta kalacaklardır. Aptallıklarının cezasını çekeceklerdir.

Sevgili peygamberimizin ve arkadaşları Sahabilerin hayatlarını bilmememiz, onlar gibi olmıya çalışmamamız çok büyük eksikliktir.

BİR YANGIN VAR.  BÜTÜN MÜSLÜMAN DÜNYASINI SARIYOR!

Çevremizde Alevler içinde yanan, perişan olan, imanları çalınan kardeşlerimizin, çocuklarımızın sayısı hızla artarken, biz nasıl sessiz kalıp, bana ne, babaları anneleri düşünsün, diyebiliriz?

Çevremdeki insanlar bana hep böyle söylüyorlar.

-          Annesi ve babası var. İlgilensin evladlarıyla, diyorlar!

-          Sana ne, boşver sen karışma, diye bana mani olmak istiyorlar.

-    Müslümanlar Aptallık yapmasınlar, çocuklarının geç vakitlere kadar sokaklarda dolaşmasının önüne geçsinler, diyorlar. Çare olarak bunları söylüyorlar.

Aslında kendi evlatlarıda perişan ama anlamaktan acizler.

Niçin bu mevzuuda birliğimiz,  beraberliğimiz, araştırmamız, arayışımız, sohbetimiz, diyaloğumuz, konferansımız, İslamî kütüphanemiz ve yardımlaşmamız yoktur?

Hangi baba veya anne canı gibi sevdiği, canının bir parçası evlâdının sigara içmesini, içki içmesini, uyuşturucu kullanmasını, serseri, salak, manyak, dinsiz, imânsız, cahil olmasını ister?

Müslümanlar devamlı hadiselerin perde arkasını araştırmalı, düşünmeli, sormalı ve soruşturmalı doğruyu bulmalı. Ahirette hayvanlara sorgu sual yoktur. Allah (c.c.) Kur’anı Kerimde ”en güzel şekilde yarattığını söylediği insanları”  bu dünyada imtihan etmektedir. Mükâfat veya ceza ahiretttedir. Bir Hadisi Şerifte Sevgili Peygamberimiz ;  – Dünya ahiretin tarlasıdır. Buyurmuştur. Ahiret imtihanını kazananlar cennete, kaybedip sıfır alanlar cehenneme girecektir. Aldığımız nota göre cennetin ve cehennemin dereceleri vardır.

YA BİRLEŞİP, TEKRAR HEPBERABER AYAĞA KALKACAĞIZ,

VEYA, NEME LAZIM DEYİP HEP BERABER YOK OLACAĞIZ!             Muzaffer Alev   Ishoej – Kopenhag 2007

DANİMARKADA TÜRK ÇOCUKLARI VE UYUŞTURUCU!

Danimarkada, bu günlerde Türkiyeli Çocuklarda uyuşturucu kullanma patlaması yaşanıyormuş. Anne ve babaların haberi yokmuş.  Bir arkadaş anlattı. Öyle Türkiyeli ailelerin çocukları uyuşturucu kullanıyor ki, gözlerime inanamıyorum, dedi.

Bu arkadaşın tipi Türkiyelilere benzemediği için çocuklar babalarına şikayet etme tehlikesinin olmadığını düşünüyorlarmış. Yoksa bu arkadaşında haberi olmazmış.

Son 5 sene içinde Türkiyeli Çocuklarda gördüğü çöküntünün, bozulmanın, uyuşturucu kullanma patlamasının dehşetli olduğunu söyledi!

Kardeşlerim, ben bu işin anne ve baba korkusu ve dayağıyla halledilebileceğine inanmıyorum.

Benim yanımda olmadık rezilce hareketler yapan gençlere ve çocuklara, siz evde annenizin ve babanızın yanında da böyle gayri ahlakî konuşup hareketler yapabiliyor musunuz, diye soruyorum?

-          Evde hiç sesimiz çıkmıyor, diyorlar.

ÇARE, ÇOCUKLARA PARAYLA İMANLI ÖĞRETMEN TUTMAK.

Çarenin, Müslümanların Mahallelerinde birleşerek, çocuklarına bir öğretmen tutup, bir sınıf teşkil edip, küçük yaştan itibaren Yüce Dinleri İslamiyeti ve Büyük İslam Tarihini öğretmeleriyle mümkün olduğunu zannediyorum.

Böylece ahlâk, edep, hürmet, insanlık, hikmet, keramet gibi dünyanın bütün güzelliklerinin bilgisini, eğitimini alan çocuklarımız aynı Büyük Osmanlıda olduğu gibi başarılı ve huzurlu olacaklardır. Hatta Danimarkalı arkadaşlarına örnek olacaklardır. Hapishaneye giren ve ruh hastası olan birtek Müslüman evlâdı olmıyacaktır.

Sınıf gibi bir yer temin edemezseniz, vermezlerse, geniş evlerinizde bile böyle güzel çalışmaları yapabilirsiniz.

Camilerde İslamiyetin öğretilmesi, İslami ders verilmesi yasaktır. Bütün İslam aleminde ve hatta Türkiyemizde de yasaktır. Ücretsiz olarak İslâmî bilgiler, İslâm tarihi hatta ingilizce bile öğretemezsiniz. Danimarkada Türk çocuklarının ingilizcesi zayıftır.

Sistem, namazını kıl, çık git camiden! demektedir.

Cahil bırakılan halkımız maalesef şeytanca dindar, imanlı, bilgili Müslümanlara düşman edilmişlerdir. Bu sebepten dolayı halkımız asla çocuklarına imânlı öğretmen tutmaz. Halkımız gizli bir oyunla dindar insanlarla savaştırılmaktadır. Aldatılmaktadır! Aynı Afganistan ve Irak gibi gizli ve açık iç savaş içindeyiz. Birileri bizi gizli ellerle kukla gibi oynatıp perişan ediyor. Düşmanı görmediğimiz için şaşırıp birbirimize düşman ediliyoruz. Uyanmalıyız ve İslami şuura sahip olmalıyız.

Kötü evlâdlarının mesuliyetini ve niçin kötü olduklarının sebebini kimse anlıyamamaktadır!

Afganistan ve Iraktada Müslümanlar birbirleriyle savaştırılmaktadır. Yakında bütün orta doğu kan gölüne dönecektir.

Eğer bu katliamları ve katillikleri yapmazlarsa Avrupa, Amerika ve İsrail kendiliğinden Müslüman olabilir! Yakında, iyi Müslümanları terörist oldular hilesiyle öldürüp; kötü, salak ve gâvur yaptıkları Müslümanları bırakacaklar. Yeni yetişen gayrimüslim ve Müslüman nesillere:

-          İşte Müslümanlık böyle aptallıktır, cahilliktir, diyecekler! Nitekim 1920 lerde bütün dünyada bu oyunu yaptılar, bu iğrenç tiyatroyu oynadılar zavallı Müslümanlara. Hatta İngilizlerin 1920 lerde dinsiz yaptıkları Müslümanları tekrar Amerikalılar 1950 sonrası esir alıp, uyduruk Müslüman yaptılar. 1974 de Afganistanda Müslümanları Komünizmle ve daha sonra Ruslarla savaştırıp, Türki Cumhuriyetleri esir almak için, İngilizlerin yasak ettiği islamiyeti serbest ettiler.

Gâvurlar, 1980 – 1992 Arası daha dindar yaptıkları Türkleri ve Kürtleri  Rusya ile savaştırıp, Türkî Cumhuriyetleri esir almak istediler. Rusya akıllı davrandı, 1992 de Türkiye ile savaşmadan Amerikaya hediye etti Türkî Cumhuriyetleri.

Çeçenler esirliği kabul etmediği için zavallıları devamlı acımasızca öldürüyorlar. Afganistan ve Irak’ın durumuda aynı. Şimdilik bize acı tiyatroyu televizyonlarda seyrettiriyorlar. Müslüman Şehidlerin ruhu ilerde bizim acı sonumuzu seyredecekler!

100 sene önceki dedelerimiz ve ninelerimiz gelseler, bugün bizlere Müslüman demezler. O Türkler ve Kürtler çok yüksek insanlardı. Bu günki gâvurlarla, o günki gâvurlar aynıydı yani zalim, yalancı, hileci ve teröristlerdiler. Ama yüksek imanlı, faziletli ecdadımızdan, Büyük Selçuklulardan ve Büyük Osmanlılardan korkarlardı. Bizden korkmuyorlar.

BÜYÜK OSMANLI ECDADIMIZ İMAMLARA ÇOK DEĞER VERİRDİ!

Büyük Selçuklu ve Büyük Osmanlıda İmamlık en yüksek hürmet gören makamdı. Büyük Osmanlı Padişahı Dünya Hakimi Yavuz Sultan Selim Han’ın , Hocası olan İmam efendinin atının ayağından çamurlar şıçrıyor ve Padişah’ın elbisesini kirletiyor. Padişah hemen Hocası olan İmam efendiye:

-          Sizin gibi bir alimin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için en büyük zinettir, mücevherdir. Hatıra olarak saklayacağım bu elbiseyi bu haliyle, diyor ve tabutunun üstüne örtülmesini vasiyet ediyor.

1920 yılından beri dünyada Hoca efendiler, İmam Efendiler ve İslâm Alimleri öcüdürler, tehlikelidirler! Amerika, Batı Avrupa ve İsrail, hileli şeytani savaşını ustalıkla yapmaktadır İslamiyete ve Müslümanlara karşı! Müslümanların acilen uyanıp, Yüce Dinleri Güzel İslamiyeti öğrenmeleri ve çevrelerinde öğretmeleri gerekmektedir. ”İSLÂMİ SOKAK HİZMETİNİ” ihmal etmemeleri gerekmektedir. Komünizmin yok oluşuyla dünyanın dengesi bozulmuştur. Korkarım gâvurlar bize tekrar at pisliğindeki tahılları, deriden imal edilmiş ayakkabılarımızı, çarıklarımızı yedirirler!

-          ”Zamanında erkek gibi çalışmıyanlar, sonra kadınlar gibi ağlarlar. ”

Tıpkı miladî 700 – 1500 yıllarında İspanyaya 800 sene hakim olan İspanya-Endülüs Müslüman son Arab Kralının annesinin dediği gibi.

BÜYÜK OSMANLI DEVLETİNDE BİR İMAMIN TAYİN BELGESİ!

On sene kadar önce İstanbulda dindar bilgili kardeşlerimizin sohbet ettikleri Enderun Yayınevinde, Yayınevinin Sahibi İsmail Özdoğan Ağabey bizlere bir İmam tayin belgesi gösterdi. Tahminen 70cm boyunda ve 60 cm enindeydi. Çok muhteşem bir şeydi. Görseniz şok olursunuz. Ecdadımızın Osmanlıca Yazısını okuyamadığınıza çok üzülürsünüz ve İmamlara verdiği yüksek kıymete hayran olursunuz. Biz o büyük insanların cücük yani değersiz çocuklarıyız. Belkide dünyada ecdadına küfredebilen tek yaratığız.

Bizler İmamlara öcü muamelesi yaptıkça batıyoruz ama battığımızın farkında bile değiliz!

Bu sene İstanbula gidince İsmail Ağabeye; – Bu orijinal belgelerden eğer basılı varsa satın alıp odama asacağımı söyliyeceğim. Bu soruyu mümkün olsada ”Mehmet Şevket Eygi” ağabeye sorabilsek. Zira kendisi Osmanlıca hat Sanatına meraklı olduğunu yazıyor yazılarında. Aynı zamanda Enderun Yayınevinde birkaç defa dinlemiştim Mehmet Şevket Eygi Ağabeyi.

www.youtube.com da  ”Mehmet Şevket eygi” diye ararsanız kendisini görebilirsiniz. (Atv, Star, Show tv. gibi yüzlerce televizyonun yayınlarını seyrederken çok dikkatli olmalıyız, bizleri yanıltabilirler.)

CAMİLERİMİZDE İSLAMİYETİ ÖĞRENMEK YASAKTIR!

Türkiyemizde olduğu gibi, Avrupa da Camilerde İslami Hizmet Çalışmaları yapmanız hileli olarak yasaktır. Kasıtlı olarak zır cahil insanlar, cami cemiyeti üyesi ve başkanı seçilirler ve sistem tıkır tıkır yürür. 1984 den beri yürütülür.

Bu sistemi kuracak ilahiyatçı 1971 de getirilir. 20 sene çalıştırılır.

Sinsi oyunlarla Türkiyeli çocuklar perişan edilir. Bu hilelerin farkında olanlarda neme lazım, bana ne, boşver, derler. 1984 yılından beri bütün avrupada yaşanan bu acayip İslam düşmanı tiyatro başarıyla devam eder.

Bu halimiz Müslümanların bütün belaları hak ettiklerini gösterir. Neme Lâzımcılık bize bulaştırılan en dehşetli hastalıktır, pisliktir. Çanakkalede 500 bin şehid verdik derken hiç düşündünüz mü niçin boşver, neme lazım yaşamaya bakalım demediler. İmanlı ecdadımızın hayatı kıymetli değil miydi?

Dünyada ecdadına küfreden, 1000 sene kullandığı Kur’an Harfleriyle yazılı kitapları yasak eden başka bir millet var mıdır?

Dünyayı 600 sene super güç olarak Osmanlıca Diliyle idare eden cennetmekan büyük ecdadının o güzel dilini Mau Mau Diline çeviren başka bir millet var mıdır?

Dünyayı adalet ve şefkatle idare edip, Yüce İslam Dininin 1000 sene bayraktarlığını yapıp, hikmet ve keramet sahibi ecdadının mezar taşlarını okuyamıyan, hela taşı yapan başka bir millet var mıdır?

Dünyanın hiçbir millet meclisince bir millet vekili söz alıp;

-  Osmanlı Padişahlarını ve İslam Halifesini yurd dışına attık, kurtulduk. Bütün Osmanlı Padişahlarının mezarlarından iskeletlerini çıkaralım, yurt dışına atalım, gibi dehşetli sözler söyliyebilir mi?

Gençler, gerçek yakın tarihinizi öğreniniz. İnanmayın size öğretilen tarihe!

Yüce Dininiz İslâmiyeti, İslâm Tarihini, Büyük Selçuklu ve Büyük Osmanlı tarihini öğreniniz. Tabii Türk ve Sabataycı Yahudilerin yazdığı şeytanî tarih kitaplarından değil!

Önümüzdeki günlerde daha kötü rezaletleri bekleyiniz. ”Kul azmassa Allah bela yazmaz,” diye bir söz vardır. Milletimiz azdırılmıştır, azmıştır!

Duyduğuma göre milletimiz, neme lazımcı olmazsa, adları geçimsize çıkarmış sonra kızlarını kimse almak istemezmiş! Oğullarına kimse kız vermezmiş! Etliye sütlüye karışmayan, ne iyi salak Müslüman! olmak gerekirmiş.

Danimarkalılar bana soruyor, Türk Televizyonları niçin devamlı hergün eğlence proğramları yapıyorlar, diye. Bende, – Deliye hergün bayram, diyorum. Çıfıt Yahudiler ve Vahşi Haçlılar, Büyük Osmanlının intikamını alıyorlar, diyorum. Sahi Danimarkalılar size sorsalardı ne cevab verirdiniz?

İMAM EFENDİLER DİN VE DÜNYA İLİMLERİNİ, PSİKOLOJİSİNİ ÇOK İYİ BİLİRLER. ANCAK ÖĞRETME YETKİLERİ YOKTUR!

MÜSLÜMANLAR 90 SENEDİR ŞEYTANCA CAHİL BIRAKILDIĞI İÇİN, İSLÂMI ÖĞRENME VE YAŞAMA TALEBLERİDE YOKTUR!

Avrupaya gönderilen Hoca Efendiler çok imanlıdır din ve dünya ilimlerine sahiptirler ama yetkileri sadece namaz kıldırmak ve Kuranı Kerimi Yüzünden manasını anlamadan okumayı öğretmektir!

Bu işe Haftada sadece 1-2 saat müsade vardır. Çocuk başına haftada 1-2 dakika düşmektedir. Fazlası yasaktır. (Bu sebeple Türk Gençleri İslamiyeti hiç bilmezler. Bilmediklerini de bilmezler. Anne ve babalar zaten çok zavallıdırlar, ikinci dünya savaşına sokulmadıkları halde çok cahil bırakılmışlardır. Para kazanmak, dedikodu ve gösteriş yapmaktan başka birşey bilmiyen zır cahil yetiştirilmişlerdir. Dindar Müslümanlara düşman, İslam düşmanlarına dost edilmişlerdir.)  Bu acı durumu değiştirmek kesinlikle mümkün değildir. Bu aciz kardeşiniz 1963 yılından beri bu Yüce İslam dâvasının içindedir. Ne söylediğini ve ne yazdığını bilir.

1984 yılında Avrupaya Türkiyeli İmam Efendiler gelmeye başladığından beri çocuklar her gün okuldan çıkıp Camiye gelemezler! Abdest alıp ikindi namazını kıldıktan sonra çocukların anlıyacağı şekilde verilecek bir İslami Bilgiyi, Vaazı, Nasihatı dinleyemezler! Çocuklar küçük yaştan böyle bir eğitime alıştırılamazlar! Hoca Efendilerin yetkisi yoktur! Kolları kanatları kırıktır! Çaresizdirler! Çünki yassaktır! Gizlice yasaktır. Çok komiktir kimse bu apaçık yasakları göremez. Diyelim ki gören birisi çıktı, gidip bir akrabasına, arkadaşına veya çevresindekilere söylemez. Çocukların yetiştirilmeleri için bir talep olmaz. Müslüman çocukları perişan olurlar. Halkımız cahilliğe değil, İslami İlime, İrfana, dindar Mübarek Müslümanlara şeytanca düşman edilmişlerdir. Dindar Müslümanlar teröristtir diye Danimarka halkı gibi kandırılmışlardır.

Türkiyeden gelen Diyanet İmamlarının kâlpleri kan ağlamaktadır. Müslüman çocuklarının içler acısı durumuna çok üzülmektedirler. Cahil bırakılmış halkımıza ve cami cemiyeti üyelerine, imam efendiler çok arzu etmelerine rağmen, hiç bir küçük uyarıda bulunamazlar. Sonuçta Türkiyeli çocuklar Nevyork Harlem zencisi olur çıkarlar. Daha fazla anlatamam, beni döverler, işkence yaparlar ve yok ederler. Bu işler basit işler değildir. Sömürgeci Şeytan güçleri uyumamaktadır. Kimdir bunlar? Yazamam!

Çevrenizde yüzlerce kişiye; Türklere, Kürd Kardeşlerimize, Danimarkalı Müslümanlara, Arablara, Pakistanlılara sorun size gerçekleri anlatsınlar. Hoca Efendilere sormayın, onlara gizlice emir verilmektedir, gerçekleri anlatmamaları için yasaklar vardır. Bizim semte yakın tarihi bir Danimaarka Şehrinde zavallı bir imam efendi;

- ”Müslüman kardeşlerim, düğünleriniz Yüce dinimiz İsamiyete uygun değil. Lütfen düğünlerinizi İslamiyete uygun bir şekilde yapınız.” Dediği için cami cemiyeti başkanı tarafından şikayet ediliyor. Bir hafta içince Hoca Efendi Türkiye’ye gönderiliyor yani atılıyor. Ve bu cami başkanı, hocamız sapıtmıştı bir haftada atıldı! Diye övünmeyi ihmal etmiyor!  Bunun gibi başka hoca efendiler de Türkiye ye atıldı veya sürüldü uzakta ki birkaç ihtiyar cemaatli camilere.

Hatta Hoca efendilerin gelmelerine son verilmişti geçen sene. Entegrasyonu sağlıyorlardı. Yani Türkleri ve Kürdleri Avrupa ya uyduruyorlardı! Niçin yasaklandı? Bir sene sonra, niçin serbest edildi?

Zannederim bu günlerde bizi İran savaşına sokacakları için ağzımıza bir kaşık bal çalıyorlar! (Bugün 20.08.2008)

TÜRKİYELİ ANNE BABALAR İMAMIMIZ VE CAMİMİZ VAR DİYE ÇOK SEVİNİRLER! ÇOCUKLARINI KURAN DERSİNE GÖNDERİRLER. ÇOCUKLARI BÜYÜYÜNCE BERDUŞ, SALAK, MANYAK VEYA ZIRCAHİL  OLUR, SEBEBİNİ ANLIYAMAZLAR!

Bu meseleyi anlıyabilmek için insanın arif ve irfan sahibi olması gerekmez.

Avrupadaki ve Danimarkada ki halkımızın, dindar, bilgili Müslümanlara kuduz köpekler gibi düşman olmaması gerekir.

Müslüman devamlı sakin olup, dinlemesini ve düşünmesini bilmeli. Araştırıp sakince karar vermeli. En başta İmam Efendilerin yetkilerinin sadece namaz kıldırmak olduğunu bilmeli! 1984 yılında Danimarka ve Avrupa devletlerinin bu imam efendileri getirttiğini bilmeliyiz! Bilmiyorsak araştırmayı öğrenmeliyiz. Danimarka Televizyonun da kendi konsolosumuz belirtti bu durumu birkaç sene önce. Böyle şey olmaz diye hemen itiraz etmeyiniz! Kur’anı Kerimi birkaç defa hatmederken, iki defa da Türkçesini okudum. Yüce Allah’ın’nın;

- Siz hiç düşünmez misiniz? diye sorduğunu gördüm. İslami kitabları, yazarları Okumuyan insanlar düşünemezler. Zira biz müslümanlar 90 senedir esir, köle olduğumuz için bütün dünya da bize okumak şeytanî hilelerle yasaktır. Danimarka dan bütün ahlaksızlıkları ülkemize alanlar niçin kütüphaneciliği örnek almazlar veya alamazlar? Niçin İslamî kütüphane ve İslamî çocuk kütüphaneleri kuramazlar? Niçin evlere İslamî kitaplar, Cd ler, çocuk kitapları, Cd. leri ödünç veremezler. Türkiyede ki binlerce İslamî çocuk kitaplarından Avrupadaki ve Ülkemizde ki çocukların niçin haberi yoktur?

Bir İmanlı Kardeşimizin, Danimarkalı ve Türkiyeli Müslümanlar içinde en az bir imanlı Müslümanın, Danimarka ve Türkiye Televizyonlarını, Radyolarını ve Gazetelerini takip edip müslümanları olup bitenlerden, ve görünmeyen, uzmanların görebileceği hadiselerin iç yüzünden haberdar etmelidir. Bedava yani ücretsiz İnternet sitesin de bu şeytanî İslam düşmanlıklarının iç yüzü anlatılmalıdır. Hatta kabiliyeti bilgisi, imkânı olan pek çok kardeşimiz bu hizmeti yapmak için vakit bulmaya çalışmalıdır. Böylece Siyonist Yahudilerin dünyaya hakim olan medyalarıyla söyledikleri ve yazdıkları milyonlarca yalan ve iftiralara karşı zavallı halkımızı ve gençlerimizi uyarmaları gerekmektedir.

Böyle, bilgili samimi Müslümanlara, kuduz köpekler gibi düşman edilen zavallı halkımız uyanmazsa hiç düzelme olmaz durumumuzda. Bu da ancak çevreye gerçekleri anlatan mert, samimi, ciddi ve Allah Rızası için çalışan Müslüman Kardeşlerimizin olması ile mümkündür. Üstad ”Necip Fazıl” ın söylediği gibi;

-          ”Kim var diye, sağına soluna bakıp adam aramadan, icabında tek başına kahraman olarak, bu davada ben varım,” diyerek, mert ve samimi kardeşlerimizin; çevrelerinde, yollarda, her yerde ”İslami Sokak Hizmeti” yapması gerekmektedir.

Şimdiki durum şöyledir. Ben Müslümanım diye bazı gençler Diyanet Camisine Cuma namazına giderler. Bazı islami grublar bu gençleri uyandırmak, İslamiyeti öğrenip yaşamasını sağlamak için kendi aralarına alırlar. Diyanet Camii idarecileri ve ihtiyar cemaati bu grublara düşman olurlar, düşman edilirler, niçin bizim gencimizi, cemaatimizi çalıyorsunuz diye?

Aslında hem Diyanet İşlerini, hemde diğer İslami Grubları Danimarka Devleti para ve müsaade olarak destekler! Hepsini birden Arabların heyecanlı İslami grublarına, zor şartlar altında melek gibi dindar Müslüman çocuklar yetiştirmelerine karşı kullanır!

Bir Danimarkalı İslamiyet düşmanı kadın gazeteci, bir televizyon programında Danimarka Devletini ılımlı Müslüman grublara para yardımı yapmasından dolayı suçlamıştı da, karşısında oturan bir uzman :

-          Sen bu işleri bilmiyorsun! diye cevap vermişti! Susturmuştu.

Avrupa, Amerika ve İsrail, dünya Müslümanlarının bir kısmına para ve silah verip diğerinin üstüne saldırtır. Dünya Müslüman ülkelerinin generalleri, gâvurların yani İslâm düşmanlarının bekçi köpeği olduğu için, gizli sömürgecilik tıkır tıkır yürür. Sonra karşı tarafa silahı ve ilacı çok pahalıya satarlar. Suudi arabistana eski teknoloji uçakları satarken, İsrail’e yeni teknoloji uçakları verirler. Böylece Suudi Arabistanin uçakları yalnız Müslüman ülkelerine karşı kullanılabilir. Ayrıca müslüman ülkelerinin uçak, helikopter ve tanklarının içinde Amerika ve İsrail tarafından yerleştirilen çip’lerden dolayı müslümanlar silahlarıyla yalnız müslümanları vurabilirler. Zira çip’ler müslüman ülkeleri düşman, gayri müslim ülkeleri dost olarak gösterirler!

Danimarkada, Avrupada, Amerikada ve İsrailde çok büyük araştırmalar ve plânlar yapılır. Müslümanların hiçbir araştırması ve plânı yoktur. Türkiyeli Müslümanların, birliği, beraberliği, kardeşliği, sohbeti de yoktur. Danimarka sistemin de evlere ödünç çocuk kitabı, kasedi, filmi ve cd’si veren kütüphaneleride yoktur.

Sadece grubculukları vardır. Bu grubların müşterek bir bağları yoktur. Türkiyeli Müslümanlar birbirlerine düşmandırlar. Düşman edilmişlerdir.

Ben acizane başta Diyanet Vakfı olmak üzere bütün İslamî grublara dostum. Gençleri Başta Diyanet Camiine , Fethullah Hoca Dershanelerine ve diğer grubların çalışmalarına göndermekteyim, yani tavsiye etmekteyim.

1984 yılında Fethullah Hoca Efendinin 110 adet kasetini İstanbul da satın aldım, ilk defa Danimarka ya getirdim. Çoğalttım. Boş kaset fiatına sattım veya ücretsiz dağıttım, tanıttım.

”Risale i nur” hizmeti için bir araya getirdiğim gençler hizmetin kurulmasını sağladılar. Fethullah Hoca Efendinin grubundan bir hoca efendiyi İstanbuldan Danimarka ya getirmeye çok çalıştım ama maalesef başaramadım. Bu Hoca Efendi o yıllarda Fransa ya gidebildi. Zannederim oradan davaya yardımcı oldu.

Bütün Müslümanlara ve bin senelik büyük ecdadım gibi, gayri Müslimlere de dostum.

İnşallah Gayri Müslimler İslamiyeti kendileri bulacaklar ve hidayete erecekler.  Bizim onlara yardım etme imkânımız yoktur, imkânımız olsa kendi neslimizi, kendi çocuklarımızı Müslüman yetiştiririz.

Şükürler olsun Allah bana ”Fatih Alev” ve ”Aysenur Alev” gibi Mübarek evlâtlar nasib etti. Mübarek Hanımım ”Gonca Gülsel Alev (Şenler) ile beraber çocuklarımızı İslam Arab okullarında okuttuk. Kızım Ayşenur Alev Kopenhag da 9 sene İslam Arab ilk okuluna gitti, birinci sınıfta başörtüsünü kendi istiyerek örttü. İslam Arab okulu Koleji’nin 8. sınıfını bitirince, bir sene İstanbulda yatılı kur’an kursunda okudu. Danimarka ya döndü ve 9. sınıfı okudu. Danimarka Lisesinden sonra, şu anda Kopenhag üniversitesi öğrencisi. Oğlum ”İmam Fatih Alev” 4 sene okudu İslam Arab Okulunda. Batı dilleri yanında Arabca ve Osmanlıca da biliyorlar. İslamî hiçbirşey vermediğimiz evlatlarımızdan İslamî hayat beklemeye hakkımız yoktur.

Gençler, sizler Osmanlısınız. Osmanlı olmakla iftihar etmelisiniz. Mehmet Akif’i anlamaya çalışınız. ”Yavuz Bahadıroğlu”nun son kitabı ”Biz Osmanlıyız” kitabını okuyunuz.

Yahudi Televizyonlarında, Mau Mau Türkçesi konuşan komik Profları, Charlie Chaplin olarak seyrediniz. İnsanın eğlenceye de ihtiyacı vardır. Ben Tırt ve Zırt Televizyonların da bu cühela dahileri seyrediyorum. Bu profları dikkatle dinliyen Gençlerimize üzülüyorum. Allahım sen bu temiz gençlere acı ve hakiki Müderrisler, Hocalar yani öğretmenler nasib eyle, diye dualar ediyorum. Türkiyedeki zavallı gençlerimizin Risale i Nur ve diğer İslami Cemaatlere devam edip, Büyük Osmanlı Ecdadınız gibi hikmet ve keramet sahibi, melek gibi dünya çapında büyük adam olmalarını arzu ediyorum.

Gençler Türkiye ye izine gittiğinizde İslamî kitapçıların hepsine sık sık uğrayın. Arkadaş olun. Tavsiye ettiği kitapları satın alın. Çay ikram ederlerse için. Sohbet edin. Her sene çok fazla kitap satın alın. Müslümanlara 90 senedir İslamî Kütüphane yasağının verdiği zarardan birazcık olsun kendinizi koruyunuz. Geçen hafta Danimarka gazetelerin de evinde çok kitab olan ailelerin çocuklarının üniversite tahsili yaptığı hakkında araştırma yazıları vardı.

İMAM EFENDİLER ÖCÜ MÜDÜR?  TÜRKİYELİ ÇOCUKLARI, GENÇLERİ MELEKLER GİBİ GÜZEL VE BAŞARILI YAPACAK İMAN, İRFAN VE YÜKSEK İLME SAHİP OLDUKLARI HALDE NİÇİN,  KORKARLAR!

Şeytani hilelerle, 1920 yıllarından beri hödükleştirilmiş, aldatılıp kasıtlı cahil bırakılmış Zavallı Müslümanlar herşeyi bildiğini zannederler ama okumadıkları, dinlemedikleri ve araştırmadıkları için hiçbirşey bilmezler, anlamazlar. Yoksa Müslümanlar modern sömürgelerde mi yaşıyorlar? Bizler Avrupada modern sömürge hayatı yaşıyoruz.

Avrupada yaşıyan Türkiyeli, salaklaştırılmış, adileştirilmiş, cahilleştirilmiş Müslümanlar, arkalarında kendilerini koruyan islâm düşmanları olduğunu bildikleri için, zavallı dindar bilgili Müslümanlara adeta aç çakallar veya kuduz köpekler gibi saldırırlar. Müslümanlık numarası yaparlar. Onların bildikleri sadece para kazanmak, para biriktirmek, dedikodu ve gösteriş yapmaktır. Bir de dindar, bilgili Müslümanlara kudurmuş gâvurlar gibi, adice saldırmaktır. Büyük plânlar ve projelerle şeytanca aldatılmışlardır. Bu Müslümanların Çocukları da çok acınacak durumdadır.

Allah Rızası için, zaavallı Müslüman çocuklarına yardım elini uzatmak isterseniz, kızgın babaları sizi dövmeye kalkarlar, dünyanın en tehlikeli insanı siz olursunuz! Aynı Muhterem İmam Efendilerin öcü olduğu gibi. Dindar Mübarek Müslümanları öcü olarak görmek ve her fırsatta zavallı dindarlara saldırmak sadece gavurları sevindirir. Müslüman çocuklarının ahlâksızlıktan, cahillikten, imansızlıktan ve dinsizlikten kurtulması için çalışan ehli imanı ağlatırlar. Müslüman Türkiyeli babalara şeytani oyunlar oynanıyor. Evlatları rezil ediliyor. Uyanabilmek için acele etmeden büyük bir sabırla geniş araştırmalar yapmaları gerekmektedir.

Bu rezil durumu gören ve hemen anlıyan irfan sahibi, yüksek anlayışlı hoca efendiler, 4 senenin biran önce geçmesini ister ve kâlpleri kan ağlar ama kimseye bir tavsiyede bulunamazlar. Mesela, çocuklarınızı iyi yetiştirin derler ama çocuklarınızı Hristiyanlık dersine göndermiye mecbur değilsiniz, göndermeyin diyemezler. Yasaklardan hiç bahsedemezler.

Sevgili Peygamberimiz, ”siz birbirinizi sevmezseniz iman etmiş olmazsınız, iman etmezseniz cennete gidemezsiniz!” demiştir. Müslümanların en iyi dostu dindar, bilgili Müslümanlar ve hoca efendiler, hoca hanımlar olmalı.

Hoca Efendiler çok zor durumdadırlar. Susmaktadırlar. Sadece cahilleri dinlemek mecburiyetindedirler! Müslümanlar bugünki acıklı  ve zavallı durumlarını sakince değiştirmelidirler.

Bilhassa gençler çevrelerindeki şeytan ve gâvur Müslümanları dinlemeyip, değerli ilim ve irfan sahibi, samimi Müslümanlar bulmaya çalışmalılar. Allah korusun önümüzdeki yıllarda onlarda, melek gibi dindar Müslümanlara kuduz köpekler gibi saldırmakla ancak islâm düşmanlarını sevindirirler. Günaha girerler. Müslümanların çocuklarının geleceğini tamamen perişan ederler.

DANİMARKALI MÜSLÜMANLARLA İSLAMİ SOHBET DERSLERİ

”Amin Alayları” Büyük Osmanlıda kalmıştır. Lütfen internetten araştırınız. Hoca Efendilere ve Hoca Hanımlara sorunuz ki size anlatsınlar. Büyük Selçuklularda ve Büyük Osmanlılarda çocuklar 3 yaşına girdikleri gün eğlencelerle camide okula başlarlardı. Ecdadımız melek gibi insanlardı.

Bugün, cemaatimiz yani Müslümanlar, neme lâzımcı yapılmıştır. Hatta maalesef samimi bilgili dindarlara düşman yapılmıştır. Cahillere dost yapılmıştır. Bunun sonucu olarak hem dünyaları hemde ahiretleri cehennem olmaktadır.

İmam Efendilerin çocuklarınızı eğitmeye yetkisi olmadığı için lütfen çevrenizdeki ilim ve İrfan sahibi yeni Danimarkalı erkek ve kız Müslüman gençleri çağırınız, Camilerde müsaade etmezlerse, geniş evlerinizde Yüce dinimizi çocuklarınıza öğretiniz. Diyanet Camilerinde maalesef yasaktır, müsaade etmezler. Hakiki dindar bilgili insanlara öcü veya büyük tehlike olarak bakılır.

Bu satırları yazmak için mangal gibi yürek gerekiyor. Okuyanlar ders almalı. Kimse Allah (C.C.) yü aldatamaz.

Hatta, bilhassa Danimarkalı yeni Müslüman kızları İslami hizmete çağırınız. Yani yavrularınıza Yüce Dinimiz İslamiyeti öğretmelerini rica ediniz. Haftalık dersler düzenleyiniz. Dinleyiniz. Danimarkalı Müslümanlara İslamiyeti öğretmeye kalkmayınız.

Bunu bir grub olarak yaparsanız ucuza mal olur.

Bizim mahallemizde yani Kopenhag, ishoej’de 3 sene önce Müslüman olan, yakında mühendis olacak olan Danimarkalı genç kardeşimizin İslâmi ve Fıkhî bilgisi çok yüksek. Ama Türk diyanet camisinde ders veya sohbet yapmasına müsaade edilmiyor. Namazını kıl, çık git prensibi uygulanıyor. İlerde bu perişanlığımız değişir inşallah.

Değerli gençler,

Dikkat ediniz, sigara ve araba dahil nerelere ne paralar harcıyorsunuz. Bir miktar paranızıda yüce dininizi öğrenmek ve yaşamak için harcayınız. Sizleri Allah rızası için tehlikelere karşı uyarmaya çalışıyorum. Bu mevzuuda çok fazla tecrübelerim var. 1963 yılından beri ”Risale i nur”, İslamiyet, Müslüman gençleri ve çocukları üzerine araştırmalarım var.

Danimarka televizyonu, 20 sene önce Danimarkadaki Müslümanların  4. nesil’inin islamiyetten ayrılacağını söylemiştide bizler ihtimal vermemiştik. Araştırmaları çok iyi yapmışlar. Dedikleri çıkıyor. Plan ve programları İslamiyetin aleyhine iyi işliyor. Devlet bazında yapılan çalışmalar başarıya ulaşırlar. Müslümanların, Müslüman devletleri yok ki İslâmî başarıya ulaşsınlar. Müslüman ülkeleri gizli koloni (sömürge) ve halkıda  gizli esir yani köledir veya kendi ülkesinde aşağılanan zavallı paryadır, Necip Fazıl’ın tabiriyle. İnternette ”Efes Hristiyanlık televizyonu Danimarka” aramasını yapınız ve yakında Türkiyenin nasıl Hristiyan yapılacağını öğreniniz! Lütfen uyanınız!

MODERN KOLONİYALİZİM YANİ YENİ, MÜNAFIK SÖMÜRGECİLİK. MÜSLÜMANLARA KARŞI 1920 YILINDA BAŞLAYAN,  GÂVURLARIN GÖRÜNMEYEN, GİZLİ, HİLELİ, TİYATRO SALDIRILARI VE SAVAŞLARI.

Gençler, Batı Avrupalılar ve Yahudiler, son 1000 sene içinde çok büyük katillikler ve soykırımlar yaptılar.

Papaz Urban’ın başlattığı 200 senelik kanlı Haçlı seferlerini 1096-1291 yıllarında yaptılar.

Avrupa hapishanelerindeki mahkûmları Amerikaya götürdüler. 1490-1502 yıllarında Amerikada ki yerlilerin hemen hemen hepsini ellerine Tüfekler vererek öldürttüler. Evet, zavallı yerlileri, genç, ihtiyar, anne, baba ve çocukları acımadan hep öldürttüler! 1502 yılında Bir papazın şeytani buluşuyla, Kara Kâlpli yalancı papazlar, Afrikadan Zencileri hayvandan daha adi bir şekilde getirdiler. Çivili sopalarla döverek, üzerlerine tuz ve biber ekerek günde 20 saat çalıştırdılar. Hızlı çalışmıyanları hemen öldürdüler. Çünki devamlı esir gemileriyle yeni ve genç zenci geliyordu, fiatları hayvanlardan çok daha ucuzdu! Hem çoğu Müslüman olan Afrikalıları Hristiyan yaptılar, hemde büyük kiliseler, binalar yaptılar.

Yeşil Afrika kıtasını soydular çöle çevirdiler. İnsanlarını canavarca mahvettiler, öldürdüler, öldürdüler, soykırımlarla yok ettiler.

Evet, 1502 yılında o şeytan papazın buluşuyla milyonlarca esir getirdiler Amerikaya. Bu Esirlerin çoğu zavallı Müslümandı. Satın aldıkları gün adını değiştirip Hristiyan yaptılar. Bu katilliklerine halen devam ediyorlar.

Üç aylık deniz seyahatinde çıplak insanları kucak kucağa oturttular, zincirlerle bağladılar. 80 Cm. yüksekliğindeki raflarda 3 ay hiç kalkmadan oturan zenciler pislikten, pis kokudan ve havasızlıktan 1/3 i öldüler. Ölenleri denize attılar. Amerikaya gelince yürümeyi unutan zencileri sahile taşların üzerine attılar. Akrabaları, Anneleri, babaları, çocukların her birini Amerikanın ayrı taraflarına satıp ayırdılar.

Bizim beynimizi yıkamışlar okullarda, kâtil, yalancı ve zayıf ahlâklıları bize melek olarak tanıtmışlar. Müslümanlara düşman etmişler biz zavallıları. Hemen uyanmalıyız.

MODERN ESİRLİK DEDİĞİM GİZLİ, ŞEYTANİ, HİLELİ ESİRLİK!

Ancak 1920 yılında sistemi değiştirdiler. Modern Esirlik denen gizli esirliği başlattılar. İnsanlar esirler fakat esirliklerini bilemiyorlar, anlıyamıyorlar. Reziller fakat rezilliklerini bilemiyorlar. Azgın Siyonist Yahudi ve canavar, vampir Haçlı güçleri görünmeyen bir kolonializim yani sömürgecilik başlattılar. Modern esirlik, modern kolonializim, gizli sömürgecilik, gizli tiyatro senaryosu sömürgeciliğide diyebilirsiniz.

HAÇLILAR VE YAHUDİLER, MÜSLÜMANLARA ÜLKELER DAĞITTILAR!

Haçlılar, Bilhassa İngilizler, Müslümanlara 1917 yılında başlayan Komünizmi yıkıncaya kadar geçici Ülkeler verdiler.  Müslüman Ülkelerinin idarelerine adı Yakup olan Jakopları, Saddamları yani kendi casuslarını başkan ve generaller olarak getirdiler. Müslümanlar Ülkemiz ve devletimiz var diye çok sevindiler. Savaşlar 1920 lerde bitmişti. Hayır aslında bitmemişti. 2011 yılında dananın kuyruğu kopuncaya kadar sürecek iğrenç modern gizli kolonializim, sömürgecilik, esirlik, kölelik devri başlamıştı. Esas Müslüman soykırımı birkaç sene içinde başlıyacak.

Şimdi Müslümanların yok edilme devri başlıyor. Bir miktar gâvur ve salak Müslümanlar belki ölümden kurtulabilirler. 1920 lerde İngilizlerin yaptığı gibi, Müslüman soykırımı sonrası, ilerdeki yıllarda Hristiyanlara ve Müslüman çocuklarına örnek Müslüman gösterilmesi için! Gâvurlar gizlice, hilelerle kendilerinin salak ve gâvur ettiği Müslümanları yeni nesillere gösterip;

-    Siz böyle cahil ve salak Müslüman mı olmak istiyorsunuz? Diye yeni nesilleri aldatacaklar.

Şimdi aynı iğrenç hileyi yapıyorlar. 1920 li yıllarda İngilizlerin şeytanî hilelerle, Müslüman Ülkelerinin başlarına getirdikleri saddamlarla, deccallarla, putlarla zavallı Müslümanları inim inim inletip, zâri zâri ağlatıp, bunları Müslümanlık geri ve cahil bıraktı diye hep alay ediyorlar vampir, merhametsiz, acımasız, terörist, katil ve zalim, çoğu melek yüzlü, münafık, iki yüzlü gâvurlar! Müslümanlık melek olmak demektir. Melekleri geçmek demektir. Hadiseler, insanın sigortasını attırıyor, ağzındaki baklayı çıkarttırıyor. Gönül yut Muzaffer yut diyor ama olmuyor işte. Çevremizde mahvedilen zavallı Müslüman çocukların durumları kalbimizi ağlatıyor. Yardım elini uzatmak istiyoruz ama hiçbirşey yapamıyoruz. Ömrümüz boşa geçiyor. Yaşlanıyoruz. Hepimiz öleceğiz. Yılanlı solucanlı mezar var. Ahiret var. İmtihan var.

GÂVURLAR, PAKİSTANDA 20 000 KUR’AN KURSLARI, İMAM-HATİP OKULLARI, YANİ TALİBAN OKULLARI AÇTILAR. MELEK GİBİ MİLYONLARCA GÜZEL MÜSLÜMANLAR YETİŞTİRDİLER! MÜSLÜMANLARI KULLANDILAR, ŞİMDİ TERÖRİST OLDULAR ŞEYTANî  HİLESİYLE GÖKTEN ATEŞ YAĞDIRIYORLAR! ÖLDÜRÜYORLAR!

1950 yılında güçlenen Amerika İngilizlerden Müslüman ülkelerinin çoğunu esir aldı. Pakistanda her biri 1000-1500 öğrencili 20 000 Taleban Medresesi (okulu) açtılar. Afganistanı Ruslara işgal ettirdiler. Afganlıları kurtarmak bahanesiyle, Afganistan da Müslümanları kullandılar. Komünizmi yıktırdılar.

Türkiyemizde Kur’an Kursları ve İmam Hatip Okullarının açılmasını, dindar, imanlı, başarılı güzel insanlar, müslümanlar yetiştirilmesini sağladılar. 1980-1992 arası Türkiyenin Komünist olmasının önüne geçilip, halkımızın Ruslarla savaşması için daha dindar olması sağlandı. Ruslara gözdağı verip korkutarak Türki cumhuriyetleri Rusyadan esir aldılar. Yoksa 1992 yılında Türkler, Kürtler, Pakistanlılar ve Araplar Rusyayı Amerika, Batı Avrupa ve İsrail yardımıyla harabeye çevirecekti. Bu savaş belkide 20 sene sürecekti ve çok kanlı olacaktı. Rusya akıllı davrandı ve Türki Cumhuriyetleri Amerika Avrupa ve İsrail’e hediye etti.

8 senelik eğitim hilesiyle İmam Hatip Okulları ve Kur’an Kursları aynı Baş Örtüsü yasağı rezaletine benzetildi.

”1. Pearl Harbour” da kendi 3000 askerini Japonlara öldürtüp Japonyaya 2 adet atom bombası attılar.

”2. Pearl Harbour 11 September” de 3000 kendi insanı Amerikalıyı öldürüp,   50 -  100 milyon Müslümanı ortadoğuda öldürtmeye karar verdiler.

1920 lerde İngilizlerin yaptığı aynı oyunu oynıyacaklar Müslümanlara. İyi ve Tahsilli dindar Müslümanları tekrar öldürüp, soykırım yapıp, gelecek Müslüman ve gayrimüslim yeni nesillere yani gençlere ve çocuklara salak Müslümanları ve gâvurlaştırdıkları Müslümanları gösterip;

-  Bakınız Müslümanlar ne kadar cahil, siz böyle cahil Müslüman  mı olmak istiyorsunuz? Diye alay edecekler.

Müslümanlara sahte dost görünüp, Müslümanlarla korkutarak, Türkî Cumhuriyetleri Rusyadan esir aldılar. Yoksa 1992 yılında Türkler ve Kürdler Rusyayı Amerika yardımıyla harabeye çevirecekti!

Şu anda Türkiyemizde, 1950-1980 ve 1980-1992  yıllarında Ruslara karşı savaştırmak için yetiştirilen dindar melek gibi temiz insanları Taleban gibi yok etmenin çaresini arıyorlar! Afganistan ve Irak gibi Türkiyeyi bombalıyabilirler. Veya Avrupa birliğine hemen alıp Pornoyla Türkiye halkını ahlâksız ve namussuz yaparak yok edebilirler.

Evet, Bombaylamı, Pornaylamı, AB iğneli fıçısına sokarak mı yoksa İran savaşına sokarak mı Türkiyeli zavallı Osmanlı torunları Türkleri  ve Kürtleri  soykırım veya gâvur edecekler?

Görelim mevla neyler, neylerse güzel eyler, Hâk şerleri hayr eyler.

Kafirlerin hileleri varsa Yüce Allahında bir planı vardır. Biz bozuk Müslümanlarla; iyilerin, şehidlerin yüzü suyu hürmetine bakarsınız mucizeler , kerametler olabilir tekrar.

2001 yılında ikiz kuleleri şeytanca kendileri yıktılar. İnternette ”2. Pearl Harbour 11 eylül 2001” veya ”2. Pearl Harbour 11 september 2001” aramasını yaparsanız, geniş bilgi alabilirsiniz.

Amerika Devletinin Japonya ya 1945 de Atom bombaları atabilmek için, 1941 yılında kendi 3000 subay ve askerini Japonlara öldürttüğünü görürsünüz. 11 eylül 2001 Yahudi- Amerika – Avrupa katliamının yani katilliklerinin hakkında geniş bilgi edinebilirsiniz.

Şu anda vampir gâvurlar, Müslümanları 40 katırlamı yoksa 40 satırlamı öldürsek diye derin derin düşünüyorlar!

Ey neme lâzımcı, dindar Müslümanlara kuduz köpekler gibi adice saldıran gâvur Müslüman kardeşlerim, 40 katırmı istersiniz, 40 satır mı istersiniz? Diye sizede soracaklardır. Ben bir yolunu bulur, kaçarım demeyin sakın zalim gâvurlar böyle durumlarda ”La ilahe İllallah, Muhammeden Resulullah” diyen herkesi tahtalı köye gönderiyorlar.

Hatta dinsiz Müslüman bile olsa. Bosna Katliamında bunun çok örneklerini gördük. Hiç camiye gitmemiş olanları bile öldürdüler, işkence yaptılar, sakat bıraktılar.

Bu nasıl olur demeyin sakın. Türkiyede bile o kadar çok ki. Adam ben Müslümanım diyor, işi gücü İslamiyete, Müslümanlara çatmak. Gâvur gibi Müslüman, salak Müslüman kıyamet alametlerinden olabilir mi acaba? Müslüman kardeşlerim; İngiliz, Amerika ve Yahudi salağı, gâvur Müslüman olmamaya çalışınız. Bir Yahudi Gazetesi okursanız 3 tanede İslami gazete okumalısınız ki, şeytanlıklardan uzak kalabilesiniz!

Gâvurların gizli gâvur ettiği, Müslüman gâvurlar, Müslümana zulüm ederse, Müslüman olmıyan gâvurlar nasıl zulüm ederler yakında başımıza gelince göreceğiz.

Peki kurtuluş çaremiz nedir? Dindar Müslümanlarla beraber olmaktır. Beraber çalışmaktır. Birlik içinde olmaktır. Pekçok şekilde İslâmi Hizmet yapılabilir. Mesela bir fikrimi yazıyım; Birleşerek, Müslümanlara ve gayri Müslümlere Yüce Dinimiz İslamiyet Gerçeğini anlatmak için broşürler hazırlayıp dağıtmaktır veya satmaktır.

AVRUPANIN ORTASINDA ”BOSNA DA” İSLÂM DEVLETİ OLAMAZ!

Bilirmisiniz, Avrupanın ortasında İslam Devleti olamaz diyerek, 70 sene Komünizmin din düşmanı idaresi altında İslamiyeti unutmuş Bosnalı kardeşlerimizi öldürürken, bu Müslüman bu dinsiz diye bakmadılar. Hepsini öldürdüler! Zaten zavallıların İslamiyetten haberleri yoktu. Sanki bizim var mı? Bir Danimarkalı yeni Müslüman kardeşimizin bize camimizde İslamiyeti öğretmesi bile yasak!

İmamımız varya demeyin. Türkiyedeki İmamlar, Avrupadaki İmamlardan daha hürler. Avrupada bu kadar  Müslüman çocuğu niçin perişandır, düşününüz, araştırınız, çareler arayınız. Herşey yazılamıyor. Dünyada İslamiyet yasak. Lütfen anlayınız, araştırınız. Çareler arayınız, çareler bulmaya çalışınız.

Bediüzzaman Said Nursinin şu sözünü unutmayınız lütfen ”gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar”

Kardeşlerim, dünya koşuyorken, durulmaz. Kimse Allahı aldatamaz. Çocuklarınızı sel gibi gelen yangından, ateşten kurtarmak için heyecanla, gayretle, samimiyetle çalışmanız gerekmektedir.

Sakın dindar Müslüman kardeşlerinize bir daha saldırmayınız. Beraber, birlik halinde olmalılar bütün Müslümanlar. Dindar Müslümanlara kuduz köpekler gibi saldıran camilerdeki Gâvur Müslümanlara mani olunuz. Dikkat ediyorum herkez susuyor. Sanki Hadiste belirtilen ”Susan dilsiz şeytanlar” olmuşlar Cami Cemaatleri. Müslüman uyanık, cesur, basiretli, şerefli olmalıdır. Salak, aptal, yalancı, korkak olmamalıdır.

BİR RUS DOKTORUN OĞLU, DANİMARKA VATANDAŞI

ALEX,  NASIL SELAHADDİN OLDU?  TÜRKLERİN VE TÜRK GENÇLERİNİN ZAVALLILIĞI VE CAHİL BIRAKILMIŞLIĞI!

İsveçte Doktorluk yapan bir Rus doktorun oğlu Kopenhag’ın güneyinde İshoej isimli, benimde 30 senedir yaşadığım kasabada lise 3 sınıfa gidiyor. Çok zeki ve yüksek kültürlü bir genç.

İslamiyet hakkında ne biliyorsun diye sordum? İslamiyet hakkındaki tek bilgim bombayı beline saklayıp, suçsuz insanları öldüreceksin! Dedi.

Sınıflarında 5 tane Türk genci var. Alex, İslamiyeti merak ettiğini söylüyor. Gençler hiçbirşey bilmedikleri için anlatamıyorlar!

İki Türk genci, Ramazan ve Fırat, Allah onlardan razı olsun, Alex’i benimle tanıştırıp, İslamiyeti merak ettiğini, anlatmamın mümkün olup olmadığını sordular. Memnuniyetle kabul ettim. İlk cümlem şu oldu:

-          Alex, sen yakında Müslüman olursun ama maalesef bizler olamayız. Zira bizler esiriz, dedim.

Tam 4 ay hergün 4-5 saat sohbet ettik. Doktor Babasının yüksek kültürlü bilgili olduğunu bu sebeple Müslüman olmasını istemediğini söyledi. Kendiside çok yüksek kültürlü, ciddi ve bilgili bir genç.

-          Üzülme dedim, annene babana Müslüman olduğun için çok hürmet ve sevgi göstereceksin, onlarda senin diğer gençlerden farklı olduğunu görecekler. Senin Müslüman olmandan memnun olacaklar.

Selahaddin usta bir tenisçi. Küçük kız kardeşininde Müslüman olmasını istiyor.

Müslüman olmadan önce, Alex’e bir gün, Selahaddini Eyyubiyi anlatırken, gözlerinden, ilerde Müslüman olunca ”Selâhaddin” ismini alacağını hissettim. Öylede oldu elhamdülillah. Kendisi ”Selahaddin” ismini seçti.

Müslüman Olur olmaz hemen ikindi namazına gidelim, dedi. Ishoej Pakistan Camiine gittik birkaç gün. Ben imam oldum, Selahaddin Cemaat oldu. İkindi namazını kıldık. Pakistanlı kardeşlerle vakit namazları kıldık. Türk Camii imamı ile tanıştırdım. İngilizce Tercüme ettim konuşmalarını. Şu anda Türkiye ye dönmüş olan Hoca Efendi Selahaddine soracağınız bir soru var mı diye sordu?   Selahaddin:

-          Niçin Türk gençlerinin İslamiyet hakkında bilgileri yok. Niçin öğretilmiyor?

-          Müsaade yok! diye cevap verdi, Hoca Efendi!  Aslında çok korkan İslâm Alimi Hoca Efendinin böyle cesurca cevabı beni şaşırttı. Türkiyeye dönme vakti geldiği için böyle cesur bir cevap vermiş olabilir!

Bir önceki Mübarek Hoca Efendi münafıklar tarafından şikayet edilip kovulduğu için onun yerine değiştirilen bu hoca efendi çok korkuyordu! Namazı kıldırıp evine kaçardı camiden.

Kovulan Hoca Efendi:

-          Bu benim son Cuma Namazım Danimarka da, Münafıklar benim aleyhimde bulunmuş, demiş.

Suçu Caminin Kahvehanesinde birkaç gence İslamiyetten bahsetmiş sigara dumanları arasında.

Hakikaten çok değerli bir Müslümandı hoca efendi! Gitti!

İslam Dinini gençlere ve çocuklara öğretmenin yasak olduğunu beyni sulanmış ve yıkanmış gâvur cami cemaatleri anlıyamazlar. Cuma namazına gelen, hacca giden bir Müslümanın cahil ve gâvur olup olmadığı, Dindar Müslümanlara karşı hâl ve hareketlerinden belli olur. İmanlı bir Müslüman, bütün Müslüman kardeşlerine sevgi, şefkat ve hürmetle muamele eder. Münafık, fasık ve zındık Müslümanların oyununa gelip, Dindar Müslüman kardeşlerinin hayatını zehir etmez, Yüce İslamiyete hizmet etme şevklerine mani olmaz.

ALEX MÜSLÜMAN OLDUĞU AN, 5 VAKİT NAMAZ KILMAYA BAŞLADI!

Bir Ramazan gecesi benim evimde iftar yaptık. Sohbete doyamadık bir türlü. Benim küçük bir odam var. 1-2 saat uyuyup Sahura kalktık. Tekrar yer sofrasında yemek yedik. Sabah Namazını benim daracık odamda cemaatle kıldık. Selahaddin Kardeşimizi Trene kadar gidip yolcu ettim. Selahaddin artık beş vakit namaz kılıyor. Başına Osmanlılar gibi sarık sarıyor. Şalvar ve Cübbe giyiyor. Müslüman olmadan evvel sarı sakalı vardı. Sakalı sarığına ve İslami kıyafetine çok güzel uydu.

Selahaddin, Müslümanlıkda bizi geçti. İslamiyeti yaşıyor, seviyor, adeta göklerde uçuyor.

19 yaşındaydı tanıştığımda. Şimdi 21 yaşında olmalı.

Ben Alex’e (Selahaddine) 1.5 sene önce Müslüman olmadan evvel İslamiyeti anlatırken birgün bana şu soruyu sormuştu?

-          Yarın sınıfımızdaki bir arkadaşın evinde doğum günü partisi var, çok az bira içebilir miyim?

-          Kuranı Kerim, 23 senede Cebrail İsimli Melek tarafından Sevgili Peygamberimize getirildi yani öğretildi. İçki ayeti gelince, Müslümanlar içki testilerini içindeki içkilerle beraber atıp kırdılar. Çoğu haram olan şeylerin azıda haramdır. Bir damla bile içmemelisin! Dedim.

Ertesi gün, daha henüz Müslüman olmadığı halde içkiye dokunmamış!

Kopenhag da Müslüman arkadaşları kendisinin bir eş bulmasına yardım etmişler. Siyah Çarşaflı sadece gözleri gözüken baştan ayağa örtülü mübarek bir hanımla evlenmiş.

(Özür dilerim yanlış anlamışım, sonradan vâkıf oldum, hanımı peçeyle yüzü örtülü Filistinli mübarek bir genç kızmış.)  Huzur ve saadet içinde bir hayat yaşamaya başlamışlar. Bir oğlu dünyaya gelmiş ismini Abdurrahman koymuş.

Avrupanın stresli bozuk hayatından kurtulmuş. Kopenhagda yaşıyor değerli refikasıyla (hanımıyla) beraber.

Kopenhagda Belediye Otobüslerinde şöför olan Sivaslı Receb kardeşimiz Selahaddinden güzel haberler getiriyor Ishoej’e.  Neşeyle, Alex’in ve hanımının güzel Müslümanlığını överek, neşeyle ve hayretle anlatıyor. Bazen yolda yürürlerken görüyormuş, bazende Recep’in otobüsüne bindiğinde sohbet ediyorlarmış.

Selahaddin Kardeşimiz, Sevgili Peygamberimizin, Sevgili Sahabilerin, Sevgili Selçuklu ve Osmanlıların kıyafetini giyiyor. 5 vakit namazı vaktinde kılıyor. Dinlemeyi, konuşmayı, İslamiyeti Kuranı kerimden arabca ayetleri ve Sevgili Peygamberimizin Hadislerini, tavsiyelerini anlatmayı çok güzel başarıyor. Keşke yasak olmasada Diyanet Camilerinde Türkiyeli Çocuklara İslami dersler verebilse! Bizim cahil Müslümanlarda Müslümanlık nasıl olurmuş bir görseler. Bizim Müslümanların hiçbirşeyleri İslama uymuyor. Hele bir düğün yapıyorlar. Rezalet. Danimarkanın en büyük spor salonlarını kiralıyorlar. Kadın erkek karışık oynayıp, Amerika colası  içip, yemek yeyip, zarflarda paralar topluyorlar. Rezaleti daha anlatmayım. Allah razı olsun Hanımım, oğlum, kızım ve ben bu maile yani kadın erkek karışık düğünlere hiç gitmedik.

Receb Kardeşimizin Kopenhag’da otobüsüne hergün öyle güzel islami kıyafetli Danimarkalı yeni Müslümanlar biniyormuş ki, Recep kardeşimiz şok oluyormuş. Anlata anlata bitiremiyor. Bu durumları Türkiyede Başbakanın Hanımını Hastahaneye sokmayanlara göstermek lazım!

BİZ DİNDAR MÜSLÜMAN OLMAZSAK, BİZİ DİNSİZ, AHLÂKSIZ YAPARLAR!   GÂVURLARIN HİLELERİNİ BİLMEMİZ GEREKMEKTEDİR!

Taş Devri, Yontma Taş Devri, Cilalı Taş Devri, Başbakan Hanımına Hastahane ziyareti yasağı devri! Gülmüyorumda, ağlamıyorumda artık, sadece Hoca Nasreddinin Hindisi gibi düşünüyorum! Sebeb-i hikmetini araştırıyorum.

Ellerimiz ve dillerimiz bağlı olduğu için gerçekleri yazamıyoruz ve söyliyemiyoruz. Müslüman Kardeşlerimizin gerçekleri arayıp bulmaları gerekiyor. Yoksa elin gâvuru gelir seni uyduruk Hristiyan, Yahovacı Yahudi Hristiyani, dinsiz, ahlâksız, huzursuz hasta yapar çıkar.

Başörtüsü, İslamiyet; Sırbistanda,Yunanistanda ve Bulgaristanda bile serbestmiş. Moskovada zaten serbest. Yasak olan ülke kaldı mı dünyada?

Hani biz Çanakkale ve Kurtuluş savaşında dünyanın şehidini vermiştik. Adnan ve Halide Edib Adıvar’ı dinleyip, kısa yoldan Amerikan Mandasını kabul ediverse mi idik? 300 veya 500 bin vatan evladını boşuna niçin kaybettik ki?

Yazık oldu ”Sütçü İmam”a boşu boşuna öldü?

Sırbistanda bir Kur’an Kursu öğrencisi genç kız Türkiyeye gelip İslami eğitim almak istiyor. Türkiyede baş örtüsünün ve İslami öğretimin, eğitimin yasak olduğunu söylüyorlar. Zavallı Sırbistanlı kız şok oluyor, inanamıyor!

Demek ki Türkiyemizi İslamiyetten kurtarmışız!

Düşmanlardan kurtarmamışmıydık Türkiyemizi? Yunanlılardan, İngilizlerden, Fransızlardan, İtalyanlardan!

Gazilerimizin ve şehidlerimizin annelerinin, hanımlarının, kız evlatlarının başları başörtüsüyle örtülüydü veya siyah çarşaf giyerlerdi. Son derece mesud ve huzurluydular.

1960 yılına kadar Türkiyeli hanımlar çarşaf giyerdi! Ben 15 yaşındaydım gayet iyi hatırlıyorum. Hatta 1960 yılında İstanbul Kabataş Lisesinde Yatılı tahsile başlamıştım. İstanbulu da bilirim.

TÜRKİYELİ GENÇLER NİÇİN YÜCE DİNLERİNİ BİLMEZLER, ARAŞTIRMAZLAR?   BABALAR NİÇİN DİNDARLARA DÜŞMANDIR?

Alex’le İslami sohbet yapmaya başladığım günlerde, Alex’i bana getiren gençlere dedim ki:

-          Gençler, bakın Alex İslamiyeti araştırıyor. Sizde onunla beraber araştırın. Hatta ben yakında onu bir hoca Efendiye göndereceğim. İmam Abu Laban. Sizde beraber gidin.

-          …………………… (Gençler hiç konuşmadılar, güzel bir tebessümle sadece sessizce yüzüme baktılar. İslamiyeti araştırmayı arzu etmediklerini hissettim. Üstelemedim, arz taleb meselesi diye)

Şu anda Selahaddin güzel bir İslami hayat yaşıyor. Türk gençleri ise eski hayatlarını yani ”Türk İslamiyeti” hayatlarını devam ettiriyorlar!

Demek ki en başta Alex’e söylediğim cümle doğruymuş.

-Biz Müslüman olamayız. Çünki biz esiriz. Esirler rezil ve acayib bir hayat yaşarlar!

Biz bütün Müslümanlar 1920 yılından beri gizli esiriz. Biz Müslüman olamayız! Siz Avrupalılar hürsünüz. Siz Müslüman olursunuz. Görünen köy kılavuzda, keramette istemiyor!

Bizler bırakın Avrupalıları, çocuklarımızı bile Müslüman yapma hürriyetine, heyecanına,  şuuruna, imanına sahib değiliz!

Birileri bizimle Afganistan’ı, Irak’ı, İran’ı yok edinciye, gâvur edinceye kadar, bizimle, sen çok büyüksün aslanım, diye alay ediyor, dalga geçiyor.

Faizini bile ödemekte zorlandığımız borç paralar veriyor, ahlâkımızı tamamen yok etmek için turist gönderiyorlar. Ahlâkımızı, namusumuzu yok ediyorlar. Daha sonra sıramız gelince bizede demokrasi ve medeniyet getirip, Türkiyeyi harabe yapıp bizi eşşek gibi çalıştırıp, yıktıklarını inşa ettirip,100 senelik borca sokacaklar! Silah, ilaç ve sanayi fabrikalarının devamlı çalışması gerekiyor.

Ülkeler sulh yani barış zamanında feth edilirmiş!   Ülkeler içerden feth edilirmiş!

Kardeşlerim, Alex Selahaddin olmadan önce iki yazımda Alex’ den bahsettim. Arzu ederseniz okuyabilirsiniz:  Yazının başlıkları şöyle,

www.islamidavet.wordpress.com  sitesinde, site içi arama yapabilirsiniz.

1- Danimarkalı bir Rus genci Müslüman olacak.

2- Sorry Sister where do you come from?  From Denmark!

CAMİLER VE İMAM EFENDİLER TEHLİKELİ MİDİRLER?

Camiler zararlı mıdır? İmam efendiler zararlı mıdır? Dindarlar zararlı mıdır? İslamiyet zararlı mıdır? Niçin insanlar, Müslümanlar, korkutulur, kaçırılır, imamlardan, dindar Müslümanlardan?

Bu bir azgın siyonist Yahudi ve Vampir Haçlı oyunu mudur?

Aksine bizim bunlara yani Camilerimize ve İmam Efendilere, Dindar İlim Sahibi Müslümanlara ekmek ve su gibi ihtiyacımız var. Biz bu güne kadar İmam Efendilerin ve Mübarek dindar Müslümanların sayesinde varlığımızı devam ettirmişiz.

Müslüman uyanık insandır. Salak hiç değildir.

Biliyorsunuz Saddam; Amerika, Avrupa ve İsrail’in 35 senedir beslediği Pitbull Köpeğiydi. Amerikaya dirsek çevirdi veya oyuna getirildi. Belkide Amerikaya ve sömürgecilere karşı geldiği için öldürüldü. Bu sebeplerle Irakdaki güzel Müslümanlar önce Saddam ve sonra kâtil, soykırımcı, zâlim gâvurlar tarafından yok edildi. Şimdi perişan Irak halkı, ellerini duaya açmış ağlıyarak Saddam geri gel! diye haykırıyor sokaklarda!

Belki, Amerika Irak’ı bu günlerde kukla şeriat ülkesi yapar. İranla savaştırır, sonra  tekrar, dinsiz yapar. Aynı Firavun gibi. Kalleş ve hilecilerle yarışılmaz ki!

Belki, Saddamın Komünist Baas Partisini tekrar başa getirir, iç savaşla dindar Müslümanları tamamen yok eder ve tekrar Irak’ı bombalar. Veya Baas’la İran’ı savaştırır.

Müslümanlar uyanmazsa, birleşmezse gâvurlar yakında Türkiyemizide yok edecekler. Aynı Irak’ın durumuna düşürecekler Ülkemizi!

BİZİM GAYEMİZ SADECE GÜZEL MÜSLÜMAN OLABİLMEKTİR

Bu gece National Geographic televizyonunda seyrettim 23/12-2007, CIA : Talibanın Rusya ile savaşı bitince Dostum denen hain’e Talibanın silahlarını toplattırıyor. Taliban askerleri şok oluyorlar. CIA görevlilerine ateş açıp yaralıyorlar. Taliban Askerleri vücutlarına bombalar saklıyorlar. Hain Türk Asıllı General Dostum bunları kontrol etmeye cesaret edemiyor. Bazı Taliban Mücahidleri oyuna getirildiklerini anlıyorlar, sinirleniyorlar. Bombaların pimini çekerek hem kendilerini, hemde hainlik yapan Dostum’un birkaç kumandanını öldürüyorlar. Bizim Trt int bu dostum kafirini devamlı över dururdu. Hey Allahım ne günlere kaldık.

Amerika bu tiyatrosunu anında kamera almış.

MÜSLÜMANLAR 1428 SENEDİR MELEKTİR. İNSANLIĞIN MELEK OLMASINI İSTERLER, BU GAYE İÇİN YAŞARLAR.

Demek ki  Müslümanlara oynanan gizli oyunlar çok müthişdir. Birlik ve beraberlik içinde çalışmamız, kurtuluş çareleri aramamız gerekmektedir. Aksi takdirde çocuklarımızın dinsiz, İslamiyet Düşmanı yani Gâvur olmalarının, bizlerinde rezil olmamızın önüne geçemiyeceğiz. İstediğimiz Müslüman olabilmektir o kadar. Müslüman Allahtan korkar. İnsanlara zulüm yapmaz. Zalim Gâvurlar gibi her sene 1920 yılından beri milyonlarca suçsuz insani öldürmez. Müslümanlar melektir. İnsanlığın melek olmasını isterler.  Bu gaye için yaşarlar. 1428 senedir dünya huzurunu sağlamışlardır. Yalancı, vahşi katiller bunu anlamak istemediler. Amerika ve Afrika yerlilerini mahvettiler. Şimdi orta doğuyu mahvediyorlar!

Gayri Müslim veya Müslümanların salak olanları, Yahudi düşmanlıklarına, dünyaya hakim Yahudi medyasının yalanlarına  inanırlar, zavallı nur gibi melek Müslümanlara düşman olurlar. İnsanları düşman ederler.

Müslüman gençleri sizleri uyanmaya davet ediyorum.

İslam Alimi Bediüzzaman Said Nursi;

- ”Elimizde topuz yok, nur var,” diyor. ”Medenileri ikna  söz iledir,” diyor.

Terörist yalancıların, sahtekarların zavallı çaresiz Müslümanları şeytanca teröristlikle suçlamalarına inanmayınız. Araştırınız. Müslümanlara terörist diyenlerin terörist olduğunu hayretle göreceksiniz.

TAYYİB ERDOĞAN’IN HANIMINA  HASTAHANE YASAĞI!

İslam Düşmanları bütün dünyada harıl harıl çalışmaktalar. Bizleri uyutmaktalar. Uyuduğumuz uykudan hemen uyanmalıyız. Bir taraftan Yüce Dinimiz İslamiyeti hızla öğrenirken, bir taraftanda öğrendiklerimizi sokaklarda tanıştığımız müslüman gençlere ve çocuklara anlatmalıyız.

Niçin sokaklarda veya niçin İslamî sokak hizmeti diye bir soru aklınıza gelebilir.

Çünki içerilerde şeytani önlemler alınmış, Müslümanlara fırsat verilmiyor.  Başbakan’ın hanımının hastahaneye giremediği gibi. Üniversitelere girilemediği gibi. İçerilerde İslamiyetin anlatılması, hizmet edilmesi yasak. Sanmayın Avrupada serbest. Burada da yasak. Aslında İslam ülkelerinde yasak edenler Amerika, Avrupa ve İsraildir. İşlerini gizli ve sinsi hilelerle yaparlar!

Danimarka da, Dünyanın bütün Ülkerinde, Müslüman Ülkelerin de, Türkiye de Kütüphane açamazsınız. Evlere çocuk kitapları, cd leri, kasetleri, İslamî Filimleri ödünç veremezsiniz. Yasaklar çok akıllıca ve şeytanca düzenlenmiştir. Yasak olduğunu bilemez ve anlıyamazsınız!

Seçimle başbakan olan Tayyib Erdoğan’ın Hanımına, başörtülü olduğu için 50 senedir tiyatroculuk yapan Nejat Uygur’u Hastahanede geçmiş olsun ziyareti yapma müsaadesi verilmedi de, Başbakanın Hanımı, Nejat Uygur’un hanımına hastahanenin bahçesinde geçmiş olsun, dedi. (aralık ayı 2007)

(Başbakan Hanımına ”Sokakta Hasta Ziyareti” yaptırdılar.)

Mademki bütün dünyada biz zavallı Müslümanlara içerde dinimizi anlatmak, öğretmek, yaşamak yasaktır o zaman bizimde ”Sokaklarda İslami Hizmet” yapmaya çalışmamız gerekiyor. Kolay değil tabii çok zor.

Biz esir miyiz yoksa?  Modern esir?  Gizli esir?  Gizli tiyatro veya senaryo esiri?  Vatan kurtarma tiyatrosu?  Medeniyet getirme tiyatrosu?  Nejat Uygur tiyatrosu!

Sahi biz gerçekten Osman Gazinin ve Sultan Mehemmed Han’ın torunları mıyız?

Yeni Müslüman olan Danimarka Vatandaşı Rus Alex, yeni ismiyle Selahaddin Kardeşimiz  inanın aynı bizim ecdadımız Büyük Osmanlılara benziyor. Bizde aynı Alex’in dedelerine benziyoruz. Ve bu halimizle övünüyoruz. Yuh olsun bize!

KONGO’YA  MEDENİYET  GETİREN  BELÇİKALI  DECCAL KUMANDAN!

Kongonun Başşehrinin merkezinde meydana bir heykelini yaptırmış Belçikalı sömürgeci kumandan ve Üzerine şöyle yazdırmış. ”Kongoya medeniyet getiren adam.”

Aslında bu adam 20 milyon Kongolunun 10 milyonunu hızlı kauçuk toplamaya teşvik etmek için öldürmüş! Soykırım yapmış. Birkaç dilim kuru ekmekle ve birkaç saat uyku ile Kongoluları ormanda koşarak kauçuk toplatıp, 10 milyon zavallıyı öldürtüp Kongoya medeniyet getirmiş katil Avrupalı! Bizde halen Avrupalı olamadık diye üzülüyoruz. Osmanlı Ecdadımıza küfretmeye devam edelim, yakında bizede Avrupa Medeniyeti getirirler birileri!

BÜYÜK OSMANLI ECDADIMIZ GELSE, BİZİ GÖRSE,  BİZE MÜSLÜMAN DER Mİ ACABA?

100 sene önce yaşıyan yüksek ilimli, irfanlı, hikmetli ve edepli Büyük Osmanlı Ecdâdımız yani Büyük annemiz ve Dedemiz acaba bugün gelip bizi görseler bizlere Müslüman derler miydi?  Sırbistanda, Bulgaristanda ve Yunanistanda başörtüsünün ve İslamiyetin serbest olduğunu biliyormusunuz?

Hani Yunanlılara, İngilizlere, Fransızlara, İtalyanlara karşı zafer kazanıp kurtulmuştuk! Bu nasıl kurtulma o Kâfir ülkelerinde İslamiyet Türkiyemizden daha fazla hür, başörtüsü serbest!

SİYONİST (YENİ GİZLİ SÖMÜRGECİ, AZGIN) YAHUDİNİN DÜNYA HAKİMİYETİ,    MÜSLÜMANLARIN  İÇLER ACISI KÖLELİĞİ

Yahudiler Dünyaya ve Dünya Medyasına yani Dünya Televizyonlarına, Radyolarına, Gazetelerine, Okullarına, Öğretmenlerine, Kütüphanelerine, Kitaplarına, Ordularına, generallerine, Saddamlarına hakimdir, sahiptir.

Yahudiler Dünya Krallığını kurmuştur.

1920 lerden beri gizli veya açık İngiliz sömürgesi, 1950 lerden beri gizli veya açık Amerika Sömürgesiyle beyni yıkanmış Aptal Müslümanlar, bu meseleleri bir türlü anlıyamazlar. Çünki beyinleri, tekrar yazıyorum, Yüce İslamiyete karşı şeytanca yıkanmıştır, cahil edilmişlerdir.

Danimarkalı yeni Müslümanlar Yüce İslamiyeti, İslam Fıkhını Mükemmel bilirler, inanırlar, iman ederlerde, İngilizlerin salaklaştırdığı eski Müslümanlar hiçbirşey bilmezler. Hatta İslamiyete, İslam Fıkhına (kanunlarına), İslam Şeriatına (Kur’anı yaşamaya) aptalca düşmandırlar!

Yarabbim, 1950- 1960 arası çocukluk günlerimi hatırlıyorumda Büyük Osmanlı Ecdadımızdan gelen ahlâkımız, insanlığımız, dinimiz, inancımız, irfanımız ve edebimiz, İslamiyeti öğrenmemiz ve yaşamamız yasak olmasına rağmen ne kadar güzeldi.

Bugün Bale Dersi, Dans Dersi, Müzik Dersi 5 yaşında başlıyor. İslamiyeti öğrenme 7+8= 15 yaşından evvel niçin yasak? Yoksa İslamiyet zararlı mı? İmam efendiler öcü veya canavar ve camiler tehlikeli mi?

Geçen Haftaya kadar Orta Danimarkada Müslüman ilkokul öğrencilerini Danimarkalı öğrencilerle beraber Kiliseye götürüyorlarmış. Zaten bütün Danimarkada ilkokullarda Müslüman Çocukları kendi arzularıyla Hristiyanlık dersi alıyorlar. Zavallılar islamiyeti hiç bilmiyorlar ama Hristiyanlığı, ilahilerini hep öğreniyorlar. Santa Lucia Merasimlerine katılıyorlar. Geçen gün dinimize saygılı, dindar ve  öğretmen okulunda okuyan bir arkadaşıma, Santa Lucia’nın ne olduğunu biliyormusun, diye sordum.

-          Gülerek, benim kızım geçen sene en öndeydi, dedi!

Orta Danimarkada Kiliseye götürülen çocuklardan birinin babası isyan etmiş ve oğlu artık Kiliseye gitmeyeceğini söylemiş. Gazetede, Danimarkalı Okul İdarecisi, bugüne kadar kimsenin itiraz etmeyipte, şimdi itiraz edilmesine şaşırmış. Birisi gitmeyince, diğer Müslüman çocuklarının da kiliseye gitmek istememesine şaşırmış.

AVRUPA DA, ŞİFRELİ VAAZLAR VEREN İMAM EFENDİLER!

Ne acı durumlar Yarabbim. Avrupadaki Diyanet İmamlarının vazifesi sadece namaz kıldırmak, birkaç çocuğa manasını anlamadığı Kur’anı okumayı öğretmektir! Namaz sonrası hemen camiyi kilitlemektir. Başka şeye karışamazlar. Yoksa kazançlarından olurlar. Hemen Türkiye ye postalanırlar.

Halkımız o kadar cahil bırakılmıştır ki, postalanan İmam Efendinin niçin sürüldüğünü bile bilmez. Anlamaz. Anlamakta istemez. Neme lâzımcıdır. Son Cuma Namazlarında postalanan İmam Efendiler üstü kapalı olarak anlatırlar münafıkların özelliklerini ama halkımız şifreli sözleri anlıyamaz. Tıpkı 1984 yılından beri dinledikleri vaazları ve hutbeleri hiç anlamadıkları gibi.

15 sene önce, Avedöre de yaşıyan Ali Sürer Kardeşimiz şöyle anlatmıştı;

-          Ramazan günü Diyanet Avedöre Camiinde vaaz dinliyorum. Hoca Efendi üstü kapalı, şifreli okadar güzel şeyler anlattı ki, gözlerim yaşardı ve sessiz sessiz ağlamıya başladım. Bir ara çevreme baktığımda halkımızın hiç duygulanmadığını gördüm. Şaşırdım. Halkımız şifreli vaazları maalesef hiç anlamıyor! İmam Efendilerin dilleri bağlıdır. Bu sebeple halkımız uyanamıyor, hatalar içinde yüzüyor. Müslüman Cemiyeti ve çocukları mahvoluyor!

BAZI İMAM EFENDİLER EVLERE YEMEK DAVETiNE GİDİYORLAR AMA GİZLİCE BİLE OLSA HALKIMIZI ÇOCUKLARININ DURUMU HAKKINDA BİLGİLENDİREMİYORLAR, YARDIMCI OLAMIYORLAR.

Merzifondan birkaç defa Avrupaya İmam olarak gönderilen gençlik arkadaşım geçen sene anlattı. Kendilerine hiç Avrupa aleyhinde bulunmıyacaksınız vesaire gibi bir hayli yönlendirme yapılıyormuş ve sonuçta İmamlar Namaz kıldırmakla vazifeli memurlar oluyorlarmış.

Tabii bu durumda karnı doyan halkımızın, çocuklarıyla ilgili bir endişeleri olmuyor. Fazla değil 3-5 sene sonra gerçekler anlaşılacak. Yaşlanan anne ve babalar hastalıklarla uğraşıp mezara giderken, evlatlarda uyum içinde ahlaksızlığa ve dinsizliğe koşacaklar.

Müslümanlara karşı yapılan gizli tiyatro ve sömürge saldırılarını çocuklara anlatılamaması çok büyük eksikliktir. Bu sebeple Müslüman gençleri sokaklarda kurt sürüleri gibi dolaşıp duruyorlar. Tabii buna sebep olanlar yine İslamiyeti ve Müslüman anne ve babaları suçluyorlar. Bu çok yanlıştır. Emperyalist yani yeni gizli sömürgeciliktir.

Müslümanların hemen, dindar Müslümanlara düşman olma salaklığını bırakıp gerçekleri öğrenmeleri gerekmektedir.

Danimarkalıların melek gibi Müslüman olduğu bir devirde yarın hesap gününde; Türkiyeli Müslümanların, Allahım,  ben salaklık yaptım, duymadım, bilemedim, suçsuzum, affet beni demesi bir işe yarar mı dersiniz?

CAMİLERİ VE İSLAMİ GRUBLARI KONTROL EDEN AVRUPALI VE TÜRKiYELi CASUSLAR!

Camilerde ve İslami Bütün grubların içinde birsürü casuslar vardır. Bu casuslar bol para alırlar. Böylece Müslüman çocukları geri zekalı, aptal, dinsiz, imansız, uyuşturucu bağımlısı, biracı, sigara müptelası olur. Anneler, babalar ve dedeler kendi çocukluklarında Türkiyede Kuranı sadece yüzünden okumak yasak olduğu için namaz surelerini bile öğrenemedikleri için Camimiz ve İmamımız var diye sevinirler. Kandırılırlar. Çocukları kendileri gibi cahil bırakılırlar.

Tabii babalar hiç bir zaman cahilliği kabul etmezler. Küfürler savururlar. Konuşmayı, sohbeti, diyaloğu bilmezler. Dindar Müslümanlara şedid yani şiddetli, İslam düşmanlarına dostturlar.

KARINCA KARARINCA,   ACİZANE  ”İSLAMİ SOKAK HİZMETİ” BAŞLATTIM.

Ben acizane ”İslami Sokak Hizmeti” diye bir hizmet başlattım. Senelerdir devam ediyorum. Yolda, alışverişte tanıdığım, tanımadığım herkesle sohbet ediyorum. Onlara Eskiden yazdığım yazıları dağıtırdım.

Şimdi www.esir.webbyen.dk  nın adresini veriyorum.

” Mehmet Şevket Eygi ”nin hazırladığı ”Bedir Yayınevi – Cağaloğlu Yokuşu No: 6  İstanbul (Tel:0212-519 36 18 / 513 06 32) adresinden aldığım ve iki seferdir yanımda getirdiğim, bin kadar islami kitapçıkları 10 Kuruşa alıp, 50 öre’ ye yani aldığım fiata satıyorum. Bazende hediye ediyorum.

GÂVURDAN FAZLA MÜSLÜMANA DÜŞMAN OLAN, ŞEYTAN İNGİLİZİN CAHİL YAPTIĞI, CAHİLLİĞİNİ BİLMİYEN,  BEYİNLERİ ÇALINMIŞ DÜNYA MÜSLÜMANLARI!

Cahiller cesur olur derler. Gâvurdan fazla Müslümanlara düşman olurlar, gâvur gibi yaşarlar. Kimseleri beğenmezler. En iyi Müslüman biziz derler.

İslam Ülkelerindeki Gâvur kuklası Müslüman devletlerin Yurddışındaki gâvur uşağı elçileri, Avrupada da, Avrupalılarla beraber çalışarak, İngilizlerin salaklaştırdığı zavallı cahil müslümanları, şeytani hilelerle daha salak yaparlar! Çünki bu İngilizin imalatı salak cahil Müslümanlar, Danimarkalılara ve Avrupadaki göçmen Müslümanlara örnek olarak gösterilip, Yüce İslam Diniyle şeytanca savaşılacaktır. Faslı bir arkadaş, Fas’da İslamiyetin nasıl yasak olduğu hakkında çok acayip şeyler anlatmıştıda şaşırmıştım. Velhasıl emperyalizim denen gizli esirlik çok rezil bir köleliktir. Kölesin fakat haberin olmuyor. Ağlıyorsun fakat ağlatanı bilemiyorsun. Başkalarını suçluyorsun. Hangi islam ülkesinde iç savaş varsa, zulüm, gözyaşı, katillik, rezillik varsa bunlar Amerika, Avrupa ve İsrailde planlanır, gizlice Müslüman ülkelerdeki taşaronlara tatbik ettirilir. Bu yüzden Müslümanların çoğu gavur gibi şiddetli İslam ve Müslüman düşmanı yapılmışlardır 1920 yılından beri!

Müslüman kardeşlerimizin,  bu çilelere çok sabretmeleri gerekiyor. ”Kötülerin plânları vardır, Allahında Plânı vardır.” Deyib ümitlerini kaybetmeyib, elinden geldiği kadar, utanmayıp, çekinmeyip ”islami sokak hizmeti” yapmaya gayret etmeliler.

İSLAM  DÜŞMANLARI  ZAFER SEVİNCİ  İÇİNDELER

Böylece, çok çeşitli hilelerle, Danimarkalıların, göçmen gençlerinin ve çocuklarının Müslüman olmalarının önüne geçilip, son hak din İslamiyete düşman olmaları sağlanacaktır.

Birileri başardılar. Kazandılar. Müslümanları mahvettiler, Aferin. Bravo.

İslam düşmanları zafer sevinci içindeler. Yaşlı göçmenler ise Müslüman Ülkelerinde kolonistler yani sömürgeciler tarafından okadar cahil bırakılmışlar ki, gâvur mu, Müslüman mı belli değiller. Bu zavallılar Müslümanız diyorlar ama hiçbir hâl ve hareketleri İslamiyete uymuyor.

Danimarkalı melek gibi yeni Müslümanlar bizim acayib göçmen Müslümanlar hakkında ne düşünürler acaba? Eminim gerçekleri bilirler.

Bizimkilerse para kazanmayı, dedikodu yapmayı ve birde gösteriş yapmayı biliyorlar, o kadar. Ha birşeyi daha biliyorlar, dindar Müslümanlara cahilce düşman olmayı!

Benim garibime giden:  medeni sandığımız Avrupalıların,  Müslüman Ülkelerinde bu zırcahil yaptıkları insanları ve onların Avrupada doğan çocuklarını; salak, manyak, geri zekalı ve uyuşturucu bağımlısı, Nevyork Harlem zencisi yapmak için, bu zavallılarla gizli ve hileli olarak adeta savaşmasıdır!

Şaşkınım, gözlerimle şahid olmasam bende inanamıyacağım. Bu işin sonu nereye varır bilemiyorum. Yaşlı Müslümanların uyanmaları mümkün değil. Yeniden Müslüman olmaları mümkün değil. Bunlar ne gâvur olur, nede Müslüman. Böyle Yahudi Televizyonlarının tesiriyle Dindar Müslümanlara düşman olarak ölür giderler zavallılar. Tabii çocuklarının ve torunlarının sonu çok dehşetli olacak. Avrupalılar çok sevinecekler! Bizdeki Avrupa hayranlarıda sevinirler tabii.

”MEDRESEYİ NURİYE”DEN,  ”MEDRESEYİ SOKAKİYE” YE!

Gençliğimizde 18-25 yaşlarımdayken ”Risale i nur” Medreselerinde yani Dershanelerinde kalırdım. Risale i Nur okur ve dinlerdim. Kendimi dünya da değilde adeta cennette zannederdim. Hayatımın en güzel ve en mesut günleriydi o günler. Allah o ağabeylerden ve kardeşlerden razı olsun. Üzerimizde çok emekleri var.

Bilhassa Merzifonda Nureddin Mete ve Zeki Özköse Ağabeyler.

İstanbulda Zübeyir ve Abdulvahid Ağabeyler.

Ankarada Bayram Yüksel ve Mustafa Türkmenoğlu ağabeylerin üzerimde çok emekleri vardır. Hep vefat haberlerini alıyoruz.

İnternette yeni Mustafa Aslan Ağabey ve Mekkede Elektrik Mühendisi Selahattin Yeşilyurt Kardeşimin vefat haberini aldım. Ölümlü dünya. Allah Rahmet Eylesin.

Bizleri yetiştirmek için çırpınmasaydılar ben oğlum Muhammed Fatih Alev’i  ve kızım Ayşenur Alev’i böyle dindar yetiştirebilir miydim?  Gonca Gülsel Alev gibi Mübarek dindar bir hanımla evlenmeyi düşünebilir miydim?

Burada Danimarka da İslami hizmet yapmak, acizane bildiğimiz birkaç cümleyi çevremizde anlatmak, öğretmek de yasaktır.

Salaklaştırılmış Müslümanlar aynı zamanda körleştirildikleri için yasak olduğunu görmüyorlar, göremezlerde. O yüksek değerlere ve kültüre sahib değiller.

Danimarka Gazeteleri yazdı geçen hafta,  Avrupaya ve bilhassa Danimarkaya göçmenlerin cahilleri getirilmiş, çocuklarının kolayca uyum sağlaması için! Yani kolayca dinsiz veya Hristiyan olması için!

Kapitalistler, Rusları soğuk savaşta korkuttular biz Müslümanların dostuyuz, sizinle savaştırırız, diye! Şimdi işleri bitti kalleşce teröristlikle suçlayıp vampirce öldürüyorlar melek gibi güzel Müslümanları!

KEFERE OSMANLININ YAPTIGI iYiLiKLERiN,  İNTİKAMINI MI ALIYOR  BİZ MÜSLÜMANLARDAN?

BİR DAHA BİZE İŞİ DÜŞMEZ Mİ?     ÇİN BÜYÜYOR!

Türkiyeliler Avrupada, deliye hergün bayram prensibince Türkiye Televizyonları gibi oynayıp, eğlenip duruyorlar.

Sahi Danimarkalılar bana soruyorlar Türk Televizyonları niçin hep eğlence proğramları yapıyorlar diye. Size sorsalar ne cevap verirdiniz?

- Kefere Osmanlının intikamını alıyor der miydiniz?

Yüce dinimize hizmet etmeden ölüp gideceğiz!

Müslümanlara gizli ve hileli saldırıldığı için, çevremdeki 90 senedir aldatılmış olan hababam Müslümanlar, saldırganları görmüyorlar veya 90 senedir yavaş yavaş bozuldukları için görmemezlikten geliyorlar.

Çevremdeki Çocuklardan bir birkaçını ”İslami Sokak Hizmetiyle” ahlâksızlıktan, dinsizlikten kurtarabilirsem ne mutlu bize. Bize diyorum ama ortada kimse yok. Olur inşallah. O zaman hemen sokakları medrese yapmalıyız. ”Medreseyi Sokakiye!”

Ne yapalım Müslümana kapalı yerlerde islamiyeti öğrenmek, öğretmek yasaktır!

Bizde dinimizi sokaklarda öğrenmeliyiz. Öğretmeliyiz!

Sevgili Peygamberimiz, Mekkeden Medineye niçin hicret etti?

Bizde evlerden sokaklara hicret etmeliyiz.

MÜSLÜMANLARIN EVLERİ KAZIKLARLA DOLMUŞ! NAMAZ KILMAYA VE iSLAMi TOPLANTIYA YER YOK!

Müslümanların evleri koltuklarla, masalarla,  kazıklarla dolu, namaz kılmıya, İslami toplantı yapmaya yer yok!

Kimse evine misafir filan istemiyor artık. Televizyonun başında uyumak istiyor.

Kapalı müsaid bir yerim olmadığı ve mani olunduğu için mecburen sokakta hizmet yapmaya mecbur kaldım. Sizleride davet ediyorum.

Eskiden Nur Talebeleri evlerinde haftalık ”Risale i nur” dersleri yaparlardı.

Halen yapanları görüyorum, daha çok olmalı, gençler ve çocuklar çağrılmalı, çocuk psikolojisine göre dersler yapılmalı.

Rahmetli Hakim Mustafa Türkmenoğlu Ağabey bu işin üstâdıydı. 1968 de Ankarada ilk öğrenci dershanesi olarak bildiğim, Konservatuvarın arkasındaki geniş dairede Cumartesi akşamları yaptığı ”Risale i nur” dersleri çok müthiş olurdu. 8-9 ay kadar bu medresede yani dershanede kalmam nasip oldu elhamdülillah. Gençler sizlerede medrese hayatını tavsiye ederim. Bir Müslüman yetiştirebilmek bugün dünyanın en zor işi olmuştur!  O günlerde Mustafa Türkmenoğlu ağabey hakimlikten atılmiştı ve Diyanet İşleri Başkanlığında memur olarak çalışıyordu. Bekârdı. Medresede başkanımızdı.

İYİ VE KÖTÜ MÜSLÜMANLARLA, İNSANLARLA TANIŞMAK.

PAKİSTANLILARI, ARABLARI VE GAYRİMÜSLİMLERİ DAVET!

Sokakta tanımadığınız insanlara, İslami Hizmet yapmaya kalkmak, Filistinli küçük çocukların Koca İsrail tanklarına taş atmalarına benziyor ama yapacak başka çarede yoktur.

İğrenç Hakaretlere hazır olmalısınız. Yehovacılar gibi hiç sinirlenmemelisiniz.

İyi ve yüksek imanlı insanlarla tanışıp çok memnun olacaksınız!

Yardıma ihtiyacı olanlara yardım ettiğinizde çok mesut olacaksınız, adeta sevincinizden göklerde uçuyormuş gibi olacaksınız!

Ölümlü dünya, Ahiret imtihanını kazanmaya çalışmak lâzım.

Yakında Türkiye de ve Avrupada tanassur edenler yani uyduruk Hıristiyanlığa girenler çoğalınca beni anlayanlar olacak ama atı alan üsküdarı geçmiş olacak.

İslâm Aleminde en fazla Uyduruk Hristiyan dinine girme Türkiye de oluyormuş. Demek ki dış ve iç gâvurlar en fazla Türkiyede çalışıyorlar! İnanmazsanız araştırınız!

YIKMAK ÇOK KOLAY, YAPMAK, TAMİR ETMEK ÇOK ZOR!

Bir binayı tuğlaları üst üste koyup yapmak zordur. Ama yıkmak çok kolaydır. Birazcık dinamitle birkaç dakikada yıkabilirsiniz.

Bir genci bir günde ahlaksız yapabilir, kötü alışkanlıklara bulaştırabilirsiniz. Ama o gencin iyi bir Müslüman olmasını sağlamanız çok uzun seneler ve büyük emekler, çalışmalar, gayretler, heyecanlar istemektedir. Ne yapalım, cennet ucuz değil.

Son zamanlarda işi büyüttüm, Pakistanlılara, Arablara hatta gayrimüslim Danimarkalılara da davet çalışması yapmaya başladım.  www.esir.webbyen.dk  isimli aciz sitemin adresini veriyorum ve Danimarkaca, İngilizce sitelerde İslamiyeti Araştırmalarını rica ediyorum. Memnun oluyorlar. Bazı Türkiyeliler gibi iğrenç sözler söylemiyorlar. Ancak bizi bozanlarında Yahudiler, Batılılar ve Amerikalılar olduğunu biliyorum. Kendilerinede söylüyorum. Bilmeleri gerekiyor! Yoksa Müslümanları hepten salak zannediyorlar! Gerçekleri söylemezsek ahirette bizden davacı olabilirler!

İMANLI BİR GENÇ VEYA ÇOCUK YETİŞTİREBİLMEK NE GÜZEL?

Eskiden geniş evim vardı. 1984-1994 arası 10 sene oğlum Muhammed Fatih Alev ile beraber her cumartesi saat 16.00- 02.00  arası 10 saat İslami toplantı yaptım. Ortalama 60 civarında genç ve çocuk gelirdi.

Eğer o toplantıları yapmasaydık şimdi gençlerin durumu daha kötü olacaktı. Allah rızası için samimi olarak çalışmak gerekiyor. Tek başımıza sessiz kahramanlık gibi birşey oldu. İhtiyar yani yaşlı Kardeşlerimiz ancak Türkiyemiz Irak ve Afganistan olduğu gün beni ve heyecanımı anlıyabilirler.

Neme lazımcılık bizi bitirecek bir hastalıktır. Dikkat ediniz bütün islam düşmanları birlik içinde islamiyete saldırıyor. Bizde birlik içinde hızla tamirat yapmalıyız. Gençlerimizi ve çocuklarımızı imansızlıktan ve dinsizlikten kurtarmalıyız. Çevremizde cahilliklerinden dindar Müslümanlara düşman olan cahil bırakılmış Müslümanların farkındayım.

Sevgili Peygamberimiz cahillerden şeytandan kaçar gibi kaçınız, buyuruyor. ”İt ürür kervan yürür.” deyip acizane samimi hizmete devam etmek gerekiyor.

BİZİM VAZİFEMİZ MELEK GİBİ PIRIL PIRIL MÜSLÜMAN ÇOCUKLAR VE GENÇLER YETİŞTİRMEKTİR. VAZİFEMİZİ YAPAR GERİSİNİ ALLAHA BIRAKIRIZ.

Kötülüklerden kurtardığımız gençlerin sadece Müslüman anne ve babalara değil, aynı zamanda Danimarka Devletine, Vergi Dairesine, Hastahanelere, Polis Karakollarına, İş yerlerine ve sosyal kurumlara da faydası var. Melek gibi insan yetiştirmenin kime ne zararı olur? Bilakis çok faydaları vardır. Bunu Danimarkalılara anlatmalıyız. Hatta bu günlerde Danimarka Radyo ve Televizyonlarında ki proğramlarda gençlerin problemlerine devamlı çareler aradıklarına şahid oluyorum. Bir Türlü çare bulamıyorlar. Mesela gençlerin içki, uyuşturucu ve sigara alışkanlıklarından kurtulmaları meselesi. Radyo diyor ki:

-          İçki içip kendini kaybeden gençlerin yaşı devamlı düşüyor. Çocuklar, içki, sigara ve uyuşturucu kullanıyorlar. Çocuğa içki içme diyemezsiniz, anne ve babası içiyor. Cemiyet içiyor. İçkiyi içince, sarhoş olunca, sigara ve uyuşturucuya başlıyorlar. Hamilelerin içmesi çok tehlikeli. Hatta erkeklerde kısırlık ve başka çok dertler yapıyor içki.

Devamlı araştırmalar yapıyorlar ama bir Türlü İslam Dinini bulamıyorlar. Danimarka araştırmalar ülkesi. İslamiyete gizli bir düşmanlıkları olmasa İslamiyetide bulurlar.

Merak etmeyin kardeşlerim sadece Danimarka değil bütün dünya İslâm Gerçeğini bulacak en sonunda! Yok başka çare. Ben hergün okuduğum Danimarka Gazetelerinde bu şok’u yaşıyorum. İnad ediyorlar. İslamiyet Gerçeğini, Güneşini görmemezlikten geliyorlar. Keşki bizler bir çalışma yapabilsek bazı kağıtlar, broşürler, kitapçıklar dağıtabilsek.

MÜSLÜMAN OLMAK MELEK OLMAKTIR!         HATTA MELEKLERİ GEÇMEK İÇİN YARIŞMAKTIR.     MELEKLERLE YARIŞMAKTIR!

Geçen gün bir Türk genciyle tanıştım Ishoej’de bir Supermarkette. Yeni evliler, hanımı da yanındaydı. Bu gencimiz sivil Polismiş. Anladığıma göre terörist Müslümanları arıyorlar! Besbelli bu sivil polislerin sayısı bir hayli fazla.

Bir kron’a, Mehmet Şevket Eygi’nin iki tane kitapçığını aldığım fiata yani tanesi 50 öre= 10 kuruş’a, satmıştım. 1- Müslümanın 24 saati.  2- TC Diyanet İşleri Başkanlığının  BAŞÖRTÜSÜ TESETTÜR ÖRTÜNME  Konusunda Gerekçeli İki Kararının (Fetvasının) Tam Metinleri.

Sivaslı Danimarkalı sivil polis gencimiz bana iki defa polis kartını gösterdi. Meğer İslami kitabları incelemek için almış. www.esir.webbyen.dk  sitemi ve www.islamidavet.wordpress.com  sitemi  araştıracakmış. Polislik vazifesini yapacakmış! Demek ki Kopenhag da benim gibi bir Müslümanla karşılaşmadı bu güne kadar, şimdi vazifesini yapmak için bir adam buldu!

Türkiyede böyle komik şeylerle karşılaşırdık. 38 sene sonra Danimarkada da karşılaşmış oldum.

Ben bu hemşehrimizi suçlamıyorum. Danimarka devletinin cahil bırakılan Müslüman gençleri kışkırtıp, suça teşvik edip, suçlu aramasını da suçlamıyorum.

Zavallı Müslüman Gençlerini Cahil Bırakanları ve onları yani zavallı Müslüman gençleri kurtarmak için can atan Dindar Müslümanlara düşman olan Müslüman Salakları suçluyorum.

Bu salaklık devam ederse, daha çok islamdan habersiz gencimiz sivil polis olurda çevredeki dindar Müslümanlara jaka satar. Acaip, komik konuşmalar yapar. Sokaklarda terörist arar.

Siz çocuklarınıza İslamiyetin öğretilmesinin gizli ve hileli olarak yasak olduğunu anlamazsanız, görün daha neler olur!

Bizler Türkiyeli çocukları melek gibi Müslüman yapamazsak, başkaları onları sivil polis yapar, sokaklarda terörist Müslüman arar! Bekçi yapar, sokaklardaki berduş yaptıkları çocukların, gençlerin üstüne salar.

Eğer Danimarka da İslam dini yasak olmasın, Müslümanlar salaklaştırılmasın; melek gibi yetiştirilen müslüman çocukları Danimarkalılara da örnek nesil olur. Bütün Danimarka melek gibi müslüman olur.

Nevarki 1920 den beri Müslümanlar gizli esirdir. Gizli esirlik rezilliktir. Zaten bizlerde rezil olmuş durumdayız!

BİR MÜSLÜMANI KÖTÜLÜKLERDEN KURTARABİLİRSEK NE MUTLU BİZLERE.   MÜSLÜMANLAR İNSANLARIN İYİLİK MELEKLERİDİRLER.  İSLAM TARİHİ BUNA ŞAHİDDİR!

Senelerdir Danimarka Televizyonları, Radyoları, gazeteleri hatta politikacıları hemen hemen hergün Müslümanlara ve İslamiyete saldırırlarki bir genç cahillik yapsında bütün Müslümanları cezalandırsınlar. Bir türlü bir terörist bulamazlar.

2007 Kasım Ayında, en son zavallı birini Danimarka gizli polisi bizzat suça teşvik etmiş, hanımını Türkiyeden getiririz, demiş. Taksi Şöförü Türk genci Allahdan ki Milli İstihbarat Polisinin bu konuşmalarını habersizce cep telefonunun videosuna almış. Sonuç ne oldu ilgilenmedim bile!

Gayemiz bir Müslümanı ve Gayri Müslimi kötülüklerden, hastalıklardan, dertlerden kurtarabilmektir. Müslümanlar insanların iyilik melekleridir.

MÜSLÜMANA TERÖRİST DİYENLER TERÖRİSTTİR!

Genç Müslüman kardeşlerim, Müslüman terörist değildir. Müslümana terörist diyenler teröristtir.

2001 Yılında Amerika, Batı Avrupa ve İsrailli Teröristler ikiz kuleleri yıktılar. İnternette ” 2. Pearl Harbour, 11 Eylül 2001 ikiz kuleler” veya ” 2.Pearl Harbour, 11 september world trade center” aramasını yapınız, okuyunuz, araştırınız.

Amerikanın 11 Eylülde ikiz kuleleri kendisinin yıktığını ve Amerika Halkını acımadan kendisinin öldürdüğünü göreceksiniz.

Amerika Devleti, Aynı şekilde 1945 yılında Japonya ya Atom bombası atabilmek için bir hile yapıyor.  1941 yılı sonlarında Japonlara Pearl Harbour limanındaki Amerikan donanmasını vurduruyor!

O şartları hazırlayıp Japon Casusları ve Japon Kralını aldatıyor.  Hatta hiç karşılık vermiyor.

3000 Amerikalı subay ve askerin ölümüne hiç acımadan sebep oluyor.

Yine Amerika Saddamın Kuveyte girebileceğini söylüyor. Sonra niye girdin bahanesiyle Suudi Arabistana yerleşiyor. Iraklı askerleri ve halkı öldürüyor. Birinci Irak savaşı olan bu savaşta Irak’a Ambargo koyuyor.

Askerler hariç 500 000 Iraklı çocuk ilaçsızlıktan ölüyor! Terörist değil mi bu katiller?

Hiç Müslüman terörist olur mu? Müslümanlar Melektir.

Müslüman kardeşlerim. Biz salak mıyız? Niçin salakça susuyoruz? Niçin bu gerçekleri bilmiyenlere, uyuyanlara duyurmuyoruz. Bunları duyurmak teröristlik mi?

TERÖRİST  KATİLLER  NİÇİN  MİLYARLARCA  DEFA  İSLAMA VE ZAVALLI MÜSLÜMANLARA UTANMADAN KALLEŞCE  SALDIRIYOR?

Sevgili Müslüman Gençleri; 11 Eylül 2001 yılından beri her gün Danimarka ve bütün dünya televizyonları, Radyoları, gazeteleri, dergileri niçin  bütün gün İslamiyete, zavallı Müslümanlara iftira ediyor, aşağılıyor, hakaret ediyor, tahkir ediyor, küfrediyor, dalga geçiyor biliyormusunuz?

Bu kışkırtmalarla, her ülkede birkaç tane cahil Müslüman genç sinirlensin birkaç Hristiyanı öldürsün.

Bunun üzerine Orta doğuda 50-100 milyon Müslümanı öldürsünler. Bütün Dünyada Müslümanların dünyasını cehennem etsinler.

Guantonomaya götürdükleri zavallı insanları daha mahkeme etmediler. Sorgulamadılar. Hiçbir suçları yok zavallıların. Dünyadaki Müslümanları aşağılamak ve korkutmak için işkence ve zulüm yapıyorlar.

AFGANİSTAN HALKI VE MÜCAHİDLER MÜKÂFATLANDILMALIYDILAR! NİÇİN CEZALANDIRILDILAR?

Amerika, Avrupa ve İsrail’i Komünizmden kurtardığı için Afganistan halkını mükafatlandırmaları gerekirken, harabeye çevirdikleri Afganistanı ve zavallı  halkını kalleşçe 7 senedir bombalıyorlar. Daha 15 sene daha bombalıyacaklarmış. Yahu adamlar sizin katil demokrasinizi, medeniyetinizi istemiyorlar. Önce Amerikadaki 40 milyon aç ve sokaklarda perişan yaşıyan insanlara yardım edin, diyorlar. Vietnam Gazileri sokak köpeği gibi köprü altlarında açlıktan ölüyorlar Amerikada. Afganistanı 22 sene daha bombalıyacağınıza, kendi aç bıraktığınız 40 milyon insanınızın karnını doyurun. Demokrasi ve Medeniyet budur. Sizin medeniyetinizde ve demokrasinizde iyiliğe teşekkür böylemidir?

Gençler, şimdi anladınız mı terörist kimdir. Müslümanlara terörist diyenler, en kanlı, utanmaz ve kalleş teröristlerdir.

Biz Müslümanlar Gayri Müslimleri yani Müslüman Olmıyanları severiz. İnsanlara sadece iyilik ederiz. Zulmetmeyiz. 1400 senelik şerefli tarihimiz buna şahiddir.

İslam ülkelerindeki kötü Müslümanları silah zoruyla, hileyle yetiştirenlerde yine Amerikalı, Avrupalı ve İsrailli teröristlerdir.

Hilelerle dünyadaki insanların ekmeklerini, emeklerini, petrollerini ve madenlerini şeytanca çalmaktadırlar! Müslüman gençler uyanınız. Gayri Müslimler uyanınız.

Evinizdeki köpeğiniz ve kediniz hasta olunca ağlıyorsunuz, baytar’a ve Hayvan Hastahanesine götürüyorsunuz. Ameliyat ve tedavi ettiriyorsunuz. Ne güzel şefkatlisiniz. Dünyada tavuk gibi boğazlanıp öldürülen Müslümanlara karşı niçin duyarlı değilsiniz?

DANİMARKA TELEVİZYON, RADYO VE GAZETELERİ  10 SENE TALİBANLARI  HER  HAFTA   MÜCAHİD  DİYE  ÖVERDİ!

SİZİN DİLİNİZDE KALLEŞ NE DEMEK?

Talibanlar dağlarda karda kışta 10 sene savaşırken televizyonlarınız Mücahidlerin Başarılarını övüp duruyordu her hafta.

2 milyon TALİBAN sizin için öldü.

2 milyon TALİBAN sizin için sakat kaldı.

Sizin televizyonlarınız söyledi önümüzdeki ilk on senede pahalı olduğu için çıkarılamıyan mayınlardan dolayı Afganistanda 10 milyon Afganlı ölecekmiş.

Pakistanda 20 000 Taliban medresesini( yüksek imanlı dindar kız ve erkek öğrenciler, güzel Müslümanlar yetiştiren okullarını) siz açmışşınız.

Her birinde 1000-1400 civarında öğrenci okuyormuş.

Siz işgal ettirdiniz Ruslara Afganistanı.

Afganlılara siz müdafaa ettirdiniz Afganistanı.

Afganistanı kolsuz ve bacaksız zavallılar ülkesi yaptınız.

İkiz Kuleleri siz yıktınız!

Amerika halkını siz öldürdünüz!

Teşekkür edecekken zavallıları devamlı öldürüyorsunuz!

Sizin dilinizde kalleş ne demek?

Kendinizi Komünizmden kurtarttığınız zavallılara Terörist demek ayıp değil mi?

Hani siz Afganistana demokrasi, medeniyet ve insanlık götürmek için savaşıyordunuz!

Bu mu sizin demokrasiniz, medeniyetiniz, insanlığınız?

Irak halkı da Amerikalılara böyle bağırıyor bu günlerde:

-    Bu mu sizin demokrasiniz, medeniyetiniz, insanlığınız?

MÜSLÜMANLARA TERÖRİST DİYENLER VAMPİR TERÖRİSTLERDİR!

Yahu Terörist katiller sizde hiçmi utanma yok.

Yahu insanlar dilinizi mi yuttunuz?

Kör müsünüz? Sağır mısınız?

Siz nasıl Müslümansınız? Çevrenizde anlatın kim, terörist? Kim melek gibi Müslüman? Vallahi kadınlar sizden daha şerefli ve cesurdur.

Danimarkanın, Müslüman gençlerinden bir sürü sivil polisi varmış piyasada. Harıl harıl köşe bucak dolaşıp terörist arıyorlarmış Danimarkada!

2001 yılından beri hergün Müslüman gençleri kışkırtıyorlar.

Pek çok Müslüman genci Nevyork Harlem zencisi yapıldı.

Bu cahil bıraktıkları gençlerin bir delilik yapmasını, isyan etmesini 7 senedir bekliyorlar.  Müslümanlar Melektir arkadaşlar. Danimarkalı Müslümanlar bunun isbatıdır!  Müslümanlara terörist diyenler kanlı, vampir teröristlerdir!

AMİN ALAYLARI’NIN NE OLDUĞUNU ARAŞTIRINIZ, ÖĞRENİNİZ!

İslamiyeti öğrenmek, Osmanlı Ecdadımızın yaptığı gibi 3 yaşında Amin Alaylarıyla Camide başlıyabilse, çocuklarımız melek gibi olur. Polise, Jandarmaya , hapishaneye hiç lüzum kalmaz. Hastahanelerde hasta sayısı çok azalır.

Hoca Nasreddin :  – Şu akşehirliler ne acayip insanlar, dükkanlarında yağ var, şeker var, un var, helva yapıp yemiyorlar! Demiş.

Sahi biz Türkiyemizi düşmanlardan kurtarmıştık. Niçin düşmanlardan borç almadan, çocuklarımızı melek gibi Müslüman yetiştiremiyoruz? Hiçbir araştırma, incelemede bulundunuz mu? Çevrenizdeki bin kişiye sorsanız herhalde birisi size gerçekleri anlatabilir. Soru sorabilmek, verilen cevabı sabırla dinleyebilmek yüksekliktir.

MÜSLÜMAN ECDADIMIZ MELEK GİBİYMİŞ!

Kardeşlerim şayet ”İslami Sokak Hizmeti” yaparsanız belki size deli diyecekler. Tımarhanelik, kafayı üşütmüş zavallı diyecekler. Siz sabredeceksiniz. Kimin akıllı olduğu Mahşer de belli olacak, ahirette belli olacak.

Danimarkalı sivil Türk polis gençleri yani sivil emniyetçi Türk gençleri sizi ihbar yani şikayet edecek, cahil bırakılmış salak müslümanlar sizi ihbar edecek.

Siz bir tane Türkiyeli genci sigaradan, içkiden, ahlaksızlıktan, başarısızlıktan, uyuşturucudan kurtarayım diye Allah rızası için Sevgili Peygamberimiz gibi uğraşırken, başınıza ne belalar gelecek! Ahir zamanda, Müslümanların bile sapıttığı bir zamanda güzel, iyi Müslüman olmak kolay değil!

Sevgili Peygamberimizin sırtına namaz kılarken deve işkembesi koymuşlardı müşrikler. Sizede zulüm yapacaklar. Hazır olunuz. Yüce dininizi öğreniniz.

Size gözünüz kapalı rüya gördüren, sizi görünmeyen bir damla sudan yaratan Yüce Allah size sonsuz cennetler vadediyor şayet Kur’anı Kerimi, Hadis Kitaplarını, İslam Alimlerinin Kitaplarını okuyup hakiki İslamiyeti öğrenip, yaşamaya çalışırsanız. Hakiki dindar, samimi Müslümanları arayıp bulur onlarla arkadaşlık, kardeşlik yaparsanız.

SONSUZ CENNETLERİ KAZANABİLMEK İÇİN

Niyetinizin güzel olması çok mühim, ancak İslam Düşmanlarının şeytanî oyunlarına gelmiyecek kadar akla sahib olmak zorundasınız  Aklı olmıyanın dinide yoktur.

Müslüman Ecdadımız melek gibiymiş, hep zor’a talib olup hep tamir etmişler, insanlara yardım etmişler. Müslüman gayrimüslim ayırmamışlar.

Bizler de Büyük İslam Tarihimizi, Büyük Selçuklu ve Büyük, Doğru Osmanlı Tarihini öğrenmeliyiz. Bizlerde cennet mekân Büyük Ecdadımızın yolunu takip etmeliyiz.

GÖRÜNMEYEN MÜNAFIKÇA YASAKLAR ÇOK TEHLİKELİDİR!

Hergün binlerce defa İslamiyete çok iğrenç bir şekilde saldırıldığı halde bu kadar Danimarkalı nasıl Müslüman oluyor?

Bir Danimarkalının, bu kadar çok İngiliz gizli sömürgesi ülkelerinin, Danimarka da yaşıyan göçmen ”Müslüman Gâvurları!” arasında yaşayıp, İslamiyetten iğrenmeyip,  melek gibi güzel Müslüman olması kıyamet alemeti değil midir acaba?

Dünya Müslümanlarına bütün dünyada son hak din yüce İslamiyet yasaktır. Görünen yasaklar ve gizli, görünmiyen, hileli yasaklar vardır.

Arif olup, irfan ve iman sahibi olan kardeşlerimiz görünmeyen hileli yasakları kolayca görebilirler. Yapılacak iş devamlı sormak, araştırmak ve okumaktır.

Görünmeyen münafıkça yasaklar çok tehlikelidir. Çünki pek çok Müslüman düşmanını göremez, dostunu düşman, düşmanını dost zanneder.

İyi, dindar Müslümanlara gâvur gibi düşman olurlar, terörist zalim gâvurlara da dost olurlar. Vampir Gâvurların şeytanî hilelerine kanarlar, böylece Müslümanların dünyasıda, ahiretide cehennem olur.

DIŞI MÜSLÜMAN, İÇİ GÂVUR , İSLAMA DÜŞMAN MÜSLÜMANLAR!

Allah bizleri  ”Gizli Gâvur Müslüman veya gâvurluğunu bilmiyen salak Müslüman” olmaktan korusun. Bu tip, gâvur gibi hatta gâvurdan daha fazla iyi Müslümanlara düşman olan cahil bırakılmış Müslümanlarla dolu çevrem.

İngilizler boş durmamış 1920 lerden beri iyi çalışmış.

1400 senedir dünya hakimi, sevgi, şefkat, adalet, insanlık kahramanı Büyük Selçuklu Devleti’nin ve Büyük Osmanlı Devletinin torunları olan Müslümanları: esir, hödük, gâvur, geri zekalı yapmışlar! Ama sorarsanız, bu aptallar, bu salaklar en iyi Müslüman olduklarını iddia eder dururlar.

İngilizin gizli sömürgecilik harikasıdır bu rezil, seviyesiz ve adi Müslümanlar.

Dindar ve Mübarek Müslümanlara kuduz köpekler gibi saldırırlar. Devamlı aleyhlerinde bulunurlar. Ben bunlara gavurun kandırdığı, Gâvur Müslümanlar, diyorum.

TEKRAR İYİ MÜSLÜMANLARI ÖLDÜRECEKLER, SALAKLARI BIRAKACAKLAR! KÖTÜ ÖRNEK OLARAK GÖSTERECEKLER!

Gâvurlar yakında Ortadoğuda, 1900-1920 yıllarında yaptıkları gibi bu sefer 50-100 milyon iyi Müslümanı soykırımla şeytanca öldürüp, sakat bırakıp, hasta edip, aç ve açık bırakacaklar.

Tabii hep güzel ve iyi dindar Müslümanlar öldürülecek. Geriye kasıtlı ve kötü örnek olarak ”salak ve gâvur Müslümanlar” bırakılacak!

Amerika, Batı Avrupa ve İsrail, 100 senedir bozduğu salaklaştırdığı Müslümanları Hristiyanlara ve Müslümanlara gösterek:

-          Siz böyle salak Müslüman mı olmak istiyorsunuz, diye onları kandıracak! İnsanlarla alay edip, dalga geçeceklerdir. İslamiyetten kaçırma, uzaklaştırma hilesi yapacaklardır. Dolayısıyla insanlar İslamiyetten kaçacaklar, korkacaklar.

-           Daha doğrusu şu anda televizyonlarla, Radyolarla, Gazetelerle, Dergilerle hergün yapıyorlar bu şeytanlığı.

-

MİLYONLARCA MÜSLÜMANIN ÖLDÜRÜLÜŞÜNÜ FİLM GİBİ SEYREDİYORUZ. TAVUK KESME FABRİKASINDAKİ TAVUKLAR GİBİ!

1900 yıllarından beri, bu güne kadar, her sene ama her sene milyonlarca Müslümanı Gâvurlar Şeytani hilelerle Merhametsizce öldürüyor, sakat bırakıyor, hasta ediyor, açlık ve yokluk içinde süründürüyor. Yahudiler pek azını televizyonlarda bize gösteriyorlar. Film gibi seyrediyoruz. Hatta bıkkınlık geliyor da kanalı değiştirmek istiyoruz. Hiç göstermezlerse insanları biz adaletliyiz diye kandıramazlar.

-          Müslümanlar bugün bile çocuklarının son hak din yüce İslamiyeti öğrenmesinden korkuyorlar. İlerde daha çok korkutulacaklar.

CANINIZ YAVRULARINIZA ÖZEL DERSLER ALDIRINIZ!

Yine şu anda, Afganlı melek gibi şerefli Mücahid Kardeşlerimizi kötüleyerek bu şeytanlığı yapıyorlar. Sanki birleşik Gavur Güçlerinin vatanını koruyan Afganlı Mücahidleri öldürmesi, Afganlı zavallı kardeşlerimizin suçuymuş!

Bunu çevremdeki salak Müslümanlardan duymak beni şok ediyor.

Gâvurlar, Harabeye çevirdiler Afganistanı. Demokrasi götürmek şeytanlığı ile daha 15 sene Afganlıları öldürmeye, iç savaşlarla öldürtmeye devam edeceklermiş!

Müslüman kardeşlerim ne olur bari çocuklarınıza en güzel yiyecekleri aldığınız, en güzel elbise ve oyuncakları aldığınız gibi, birde en güzel İslami ve dünyevi eğitimi vermeyi araştırınız. Binlerce kron harcayıp yüce son hak dini İslamiyeti ve okul derslerini öğretecek Özel öğretmenler tutunuz. Birleşebilirseniz daha ucuz ve kolay yaparsınız.

15 SENE DAHA AFGANLILAR ÖLDÜRÜLECEKMİŞ!

Bu günlerde Danimarka Medyası 15 sene daha Afganlıları öldürmeye devam edeceklerini bildirdi. Sömürge Demokrasisi götüreceklermiş Afganistana! Yahudi medyası dünyaya Hakim olduğu için Hristiyanlarda, Müslümanlarda bu gâvur şeytanlığına inanıyor. (23/12-2007)

İngilizler son 90 senedir, Müslümanları aptal ve neme lâzımcı yaptıkları için, bilenler bildiklerini bilmiyenlere söylemediği için Müslümanların çocukları geri zekalı salaklar oluyorlar. İngilizin gizli sömürge şeytanlıklarıyla, Müslümanlar okumayan insanlar yapıldığından, durumlarının kötü olduğunu anlıyamıyorlar.

BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN YAKIN TARİHLERİNİ İNGİLİZLER YAZMIŞ!

İngilizler,Dünya Müslümanlarına 1920 lerde Komünizmin Atom gücüne karşı savaştırmak, kullanmak için ülkeler dağıtmış, Müslüman Ülkelerinin yalancı yakın tarihlerini yazmış!

Böylece, kendi kurduğu uyduruk Müslüman ülkelerini kullanarak, destekleyerek dünyanın en büyük atom gücüne sahip olan Komünizmi yıkmış.

İngilizler, Amerika, İsrail ve Avrupayla beraber, Rusyayı Türkiye ile korkutarak, Türkî Cumhuriyetleri, Ruslardan esir almışlar. Rusya Türkiyenin ikinci Afganistan olmasını istememiş. Zira Rusya perişan edilecekmiş!

MÜSLÜMANLIK İNSANLARIN MELEKLERİ GEÇMESİDİR!

Ortadoğuda, önümüzdeki 20 sene içinde tarihin görmediği büyük soykırımlar yapacaklardır. 50- 100 milyon Müslüman öldüreceklerdir.

Müslümanlık demek, insanın melekleşmesi demektir. İnsanların meleklerle iyilikte yarışıp onları geçmesi demektir.

Müslümanlara zulüm yapan, hile yapan yaratıklara gâvur, denir. Müslümanlara zulüm yapmayan insanlara ”gayrimüslim” yani ”müslüman olmıyanlar”denilir. Biz Müslümanlar 1400 senedir Gayri Müslimleri çok severiz ve onlara hürmet ederiz.

Kardeşlerim, zor günler yaşıyoruz. Birinci Dünya savaşı öncesi günleri yaşıyoruz gibi geliyor bana. Yani, 1920 yilinda batililara esir olmus İslâm Alemi. Bu esirlik önceki esirliklere benzemiyor.

Modern, gizli, hileli, şeytani esirlik ve  kölelik, kolaniyalizim, sömürgecilik. Vampirlik!

GİZLİ ESİRLİK =  YENİ ESİRLİK= EMPERYALİZM (YENİ SÖMÜRGECİLİK)

Gizli esirlik. Yeni esirlik. Emperyalizm.

Batılılar bilhassa İngilizler, Komünizme karşı kullanmak için Müslümanlara 1920 yıllarında yeni ülkeler dağıtmışlar. Başlarına kendi gizli Saddamlarını  yani Bekçi Pitbull’larını “Müslümanları batılılardan kurtaran bir kurtarıcı kahraman olarak çeşitli senaryo ve tiyatro oyunlarıyla getirmişler.

Kimi ülkeleri gizli sömürge krallıklarıyla, kimi ülkeleri gizli sömürge cumhuriyetleriyle, kimi ülkeleri gizli İngiliz veya Amerikanın casusu Askeri Başkanlarla (Müşerref gibi) idare etmişler.

Fas televizyonunda Kral Hasan’ı görseniz şok olursunuz! Danışmanı meşhur bir Yahudi. Yani Fas’ı şu anda bir Yahudi danışman idare ediyor!

Dünya Müslümanlarını,  1920 den bugüne kadar İngilizler, gizlice satın aldığı, kendi Müslüman Askerleriyle, generalleriyle, şeytanca hem ezmişler, hem cahil bırakmışlar, hem silah, ilaç, endüstri malları satmışlar ve 3. dünya ülkeleri diye şeytanca dalga geçmişler, alaya almışlar. Halen alay etmeye devam ediyorlar.

İngilizler: Bu gizli şeytani sömürgecilere karşı gelen her Müslüman ülkesinde ki yüzbinlerce İmanlı Müslümanı, İngilizlerle işbirliği yapıyor! hilesi ile kendi kukla, Müslüman isimli gizli İngiliz casusu başkanlara, generallere, subaylara öldürtmüşler! Soykırım yapmışlar.

İLK ON SENEDE 10 MİLYON AFGANLI MAYINLARDAN DOLAYI ÖLECEK!  PAHALI OLDUĞU İÇİN ÇIKARILAMIYOR!

Müslümanları kullanarak, Sovyetleri 1920- 1992 arası Komünizmin atom gücüne rağmen korkutmuşlar.

Ruslara: Biz Amerika, Avrupa ve İsrail:  Müslümanların dostuyuz, Müslümanları sizinle hileyle savaştırıp, Rusyayi yerle bir ederiz, yıkarız demişler.

Pakistanda her birinde 1000 veya 1500 kız ve erkek ”öğrenci okuyan 15000 Taliban Okulu açmışlar. Danimarka Gazetelerinin yazdığına göre bu sayı resmi rakammış. Aslında 20000 Taliban okulu açmışlar.

Amerika, Batı Avrrupa ve İsrail, Yetiştirdikleri on milyonlarca erkek ve kız melek gibi güzel Müslüman Mücahid Talibanları, Komünizme karşı tam on sene savaştırmışlar.

Komünizmi, Afganistanı Ruslara işgal ettirdikleri bu zavallı, güzel Müslümanlarla yıkmışlar.

2 milyon Afganlı kardeşimiz ölmüş. 2 milyon sakat kalmış. Rus mayınları pahalı olduğu için çıkarılamıyormuş. Danimarka Televizyonu ve Gazetelerine göre ilk on senede on milyon Afganlı bu mayınlardan ölecekmiş. Yani nüfusunun yarısına yakını ölecekmiş.

Amerika, İsrail, Batı avrupa Komünizm tehlikesinden Mücahid Talibanlar sayesinde kurtulmuş. Amerika, İsrail ve Avrupaya, Komünizm ideolojisi gelseydi, Fakirler 100 milyondan fazla Avrupalı, Amerikalı ve İsrailli zengini ve Kralları öldürüp mallarını alacaktı. Rusyaya dahil olacaklardı. Yani Amerika, Avrupa ve İsrail Rusyanın esiri olacaktı.

Komünizm yıkılınca kalleşler zavallı Talibanları ikiz kuleleri yıktılar yalanıyla öldürmeye başladılar. Daha 15-20 sene öldürmeye devam edecekler!

Güzel Müslümanları kötü göstererek öldürüp, salak Müslümanları sonraki nesillere (kuşaklara) kötü örnek olarak bırakacaklar.

Bakın İslamiyet işte böyledir. Salaklıktır, diyecekler. 1920 den beri Müslümanlara bu oyunu oynuyorlar. İngilizlerin 1920 lerde dinsiz ve salak yaptıkları Müslümanları, 1950 de Amerika uyduruk Müslüman yaparak Ruslarla savaştırdı. Rusları korkutarak soğuk savaşı kazandı.

ATOM BOMBASI, PORNO VE İÇ SAVAŞLARLA SAVAŞ!

Şu anda salak Müslümanları göstererek işte sizin İslam, Müslüman dediğiniz bunlardır, diyorlar. Kendilerinin Rusyaya karşı savaştırmak için yetiştirdikleri Müslümanları ise yakında bütün dünyada atom bombası , Porno, iç savaşlarla yok edecekler. Salaklaştırmiş oldukları Müslümanları ise kötü örnek olarak yeni nesillere gösterip dünyanın Müslüman olmasının önüne tekrar geçmeyi hayalliyorlar, planlıyorlar!  Eğer Taliban ve Irak gibi bizi yok etmezlerse ve atom bombasını kullanmak istemezlerse, Avrupa birliğine alıp bütün Türkiyeli Müslümanları Porno salağı yaparak yok edecekler. Bir engelle karşılaşacaklarını sanmıyorum. Zira bütün çalışmalar, gizli saldırılar planlı ve proğramlı tam zamanı gelince yapılıyor.

KALLEŞ İSLAM  VE  MÜSLÜMAN  DÜŞMANLARI

Müslüman Kardeşlerim, İslam Düşmanı Gâvurlar ne kadar kalleş görüyor musunuz?

Afganlıların ülkeleri önce Ruslara işgal ettirildi.

Sonra savaştırıldı. Komünizm yıkıldı. Hiç gavur askeri ölmedi.

Kalleş gavurlar ne kadar merhametsiz, acımasız, kalleş ve vahşi vampirler!

Zavallı Afganlı kardeşlerimizi şeytanca öldürüyorlar. İkiz kuleleride şeytanca kendileri yıktılar. Orta doğuda büyük soykırımlar yapmak için.

Pearl Harbour hadisesinde kendi Amerikalı 3000 askerini Japonlara hileyle öldürtüp, bu sebeple Hiroşima ve Nagazakiye atom bombası attığı gibi, bir oyunda Müslümanlara yaptılar!

KATİL AMERİKA 1941 YILINDA KENDİ 3000 ASKERİNİ VE SUBAYINI JAPONLARA ÖLDÜRTTÜ!

”2. Pearl Harbour, ikiz kuleler 11 eylül 2001” diye İnternette ararsanız dehşetli katil Teröristin Amerika olduğunu öğrenebilirsiniz.

Hamburgda Üniversite okuma imkanı tanıdıkları, Afganistanda Ruslarla karşı kullanmak için yetiştirdikleri birkaç Arab gencini, size uçak kaçırmada yardım edelimde hava alanına indiğinizde Filistinde Zulüm gördüğünüzü dünyaya duyurun diyorlar. Uçaklar havalanınca yerden ”uzaktan kumandayla” uçakların kompüterlerini ellerine alıyorlar. Uçakları kompüterlerle ikiz kulelere çarpıyorlar. Kuleleri içerden daha önce yerleştirdikleri bombalarla patlatıyorlar. Şeytanlar hiç kara kutu bulamıyorlar!

Halen Türki Cumhuriyetlerde ve Pakistanda, Rusyayı korkutma gizli soğuk savaşını yapıyorlar. Şu anda Türkî Cumhuriyetler çok zor durumda.

Diyorlar ki, Ruslar Türkî Cumhuriyetlerdeki Müslüman kardeşlerimizi alkollü içki hastası yapmışlar! Şu anda Batı Avrupalılar ve Amerikalılar ahlaksız, dinsiz ve imansız, hatta Hristiyan yapıyorlar!

Bir Danimarkali Subay televizyonda:

-15 senede sürse, vur kaç taktiğiyle savaşıp, sonunda Afganistana ve Irak’a huzur, demokrasi ve medeniyet getirebilecek güçteyiz, dedi.

Dikkat ediniz. İşgal güçleriyiz, milyonlarca Müslüman öldürüyoruz, sakat bırakıyoruz, hasta ediyoruz demiyorlar. Demokrasi, medeniyet, insan haklari ve kadın-erkek eşitliği getirecegiz diyorlar.

Zalim Vampirler Afganistanı ve Irak’ı harebeye çevirdiler. Müslümanları ruh hastası yaptılar.

Bir hafta önce Danimarka Televizyonlarında, (15/12-2007)  Afganistanda Savaşı 15 senede ancak bitirebilecegiz ve inşa etmiye başlıyacağız, dediler.

Şimdi yıkıyorlar. Sonra zavallı Müslümanları aç karnına çalıştırıp, binalar yapacaklar. 100 senede ödemek üzere aslında hiç bitmiyecek ağır borç altına sokacaklar.

18 SENE TÜRKİYEDE EZAN YASAĞI VARDI HİÇ DUYDUNUZ MU?

Vatanlarını işgalci devletlere karşı koruyan Afganlı Mücahidler, Şehadet Komandoları:  Vampirlerin Şeytani planlarını bozuyor. Mühendisler bina yapamıyorlar.

Şehadet komandalarının sayıları artmasın diye 50- 100 milyonluk Müslüman soykırımını şimdilik yavaş yavaş farkına vardırmadan,  bizleri alıştıra alıştıra yapıyorlar. Aynı İsrailli Vampirlerin Filistinde yaptığı zulüm gibi!

Sıramız gelince bize yani Türkiyeye de, ayni güzel şeyleri! Yani demokrasi ve medeniyet getirmek için saldıracaklar.

O zaman, şimdi ölen şehidlerin çocuklarıda bizi seyredecekler. Aynı şimdi bizim Afganlı ve Arab kardeşlerimizi seyredip, gâvurdan faizle borç alıp, vur patlasın, çal oynasın diye oynıyarak zavallı kardeşlerimizi seyrettiğimiz gibi!

Hiç düşündünüz mü 1932-1950 arasında Türkiyede ezan okumak, kamet getirmek yasakti! 1932 de doğan çocuklar 18 yaşına kadar hiç ezan sesi duyamadılar.

Nasıl olduda 1950 yılında Ezan Yasağı kalktı ve Koreye Amerika için çinlilerle savaşmaya  asker yolladık?

Nasıl olduda Ermenilere ve Rumlara satılıp Şaraphane yapılan, yıkılan Camiler tekrar açıldı, tamir edildi, tekrar yapıldı?

Bu mevzuuda ”Bedir Yayınevi”nin çok güzel hazırlanmış bir kitabı var. Çok acayib listeler ve mâlumat var kitabda.

Kur’anı manasını anlamadan yüzünden okumayı öğrenmek bile yasaktı.

Nasıl oldu da 1980 yılından 1992 yılına kadar Kenan Paşa ve Turgut Özal zamanında birçok İmam Hatip Okulu ve Kur’an Kursu açıldı?

Kim açtı? Niçin açtı?

Sonra niçin kapatıldı?

Mesut Yılmaz’a  8 senelik eğitimi getirterek bu okullar niçin kapatıldı?

Kapatılacaktı niçin açıldı?

Müslümanların:

-ilk okul 12 sene olsun ama bu oyunla İslami Okullar sakın kapatılmasın arzusunu niçin hiç dinleyen  olmadı?

İmamlar, dindarlar, öcüydü, tehlikeliydi de bu kadar dindar öğrenci niçin yetiştirildi?

Bu kadar cami, islami okul niçin yapıldı?

1992 yılında Rusya bizimle korkutulup, Türki Cumhuriyetleri Amerikaya hediye mi etti?

Yoksa bizide Afganlı Kardeşlerimiz gibi kullanacaklar mıydı?

Bizde Ruslarla 15-20 sene savaştılacak mıydık?

Peki bizde yetiştirilen dindar melek gibi Müslümanlar ne zaman Terörist oldular bahanesiyle Afganlı Mübarek Kardeşlerimiz gibi vahşice, vampirce ve şeytanca yok edilecekler?

Yoksa Porno televizyonlarıyla mı ülkemizi dinamitleyecekler.

Veya Avrupa Birliğine temizlikçi, çöpçü olarak alıp aşağılayarak bizleri tamamen ahlâksız, imansız ve dinsiz yapacaklar?

1992 yıllarında Rusya: esiri olan Türkî Cumhuriyetleri, niçin Amerika, Avrupa ve İsrail Birliğine hediye etti?

Rusyanın atom gücü vardı. Bizden neden korktu?

Şu anda Türki Cumhuriyetler Vahşi Batının esiridir!

Trt int  televizyonunun tırt tırt tırrrrrrt büyüklere komik masallarını seyredince ağlıyayım mı, güleyim mi şaşırıyorum. Vah zavallı Osmanlı torunları.

Türkiyede ki Türkler ve Kürtlerle, Amerika desteğiyle, ikinci bir Taliban Savaşını Rusya göze alamadı deniyor, doğrumu?

Değerli Başbakanımız Tayyib Erdoğan’ın dindar hanımına  başörtüsünden dolayı niçin 50 yıllık bir Tiyatrocuyu hastahanede ziyaret etme izni verilmedi de, hastahanenin bahçesinde Nejat Uygur’un sadece hanımıyla görüşüp geçmis olsun dileklerini bildirdi. Dünyada böyle ikinci bir saçmalık duydunuz mu?

Peki, çaremiz nedir?

Samimi, mert, doğru mu olmalıyız?

Yeniden Müslüman mı olmalıyız?

MÜSLÜMAN KARDEŞİNİ SEVMİYENE CEHENNEM MÜJDESİ

Sevgili Peygamberimizin bir hadislerinde:

“-Birbirinizi sevmezseniz iman etmiş olmazsınız, iman etmezseniz Cennete gidemezsiniz!” sözünü iyi anlamalıyız.

İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar bizi bozdular şikayetininde geçerli olacağını sanmıyorum.

Sırtınızda bir sırt çantanız olsun. Bazı İslami broşürleriniz, kitapçıklarınız, mesajlarınız olsun. Çevrenizde maliyetine satınız. Veya parasız dağıtınız.

Yahudinin dünyaya hakim medyası olabilir. Bizimde “Fısıltı Gazetemiz” olmalı. Yasaklardan dolayı söyliyemediğimiz ve yazamadığımız islami ve tarihi gerçekleri böylece anlatma firsatımız olacaktır.

Neme lazımcılık çok kötü bir hastalıktır.

Lütfen şu sözümü bir yere yazıp hatırlayınız kardeşlerim:

”-Ya hep beraber birleşip ayağa kalkacağız.

Veya hep beraber çöküp yok olacağız!”

Dikkat ediniz bütün dünyanın İslam düşmanları birleşmişler. Hergün Müslümanları öldürüyorlar. Bizleri birbirimize düşman yapmışlar. Hiçbir birlik ve diyaloğumuz yok!

MÜSLÜMANLAR MELEKTİR!  AMA BUNU SALAKLAR ANLIYAMAZ!

Hep düşünürüm Danimarkadaki Müslümanların niçin müşterek toplantıları olmaz diye. Niçin ayda bir defa, bir araya gelip “Müslümanlar Melektir, Müslümanlık melekleri geçmektir. İşte Danimarkalı yeni Müslümanlar buna örnektir, diye broşürler yazıp , çoğaltıp, Danimarkalılara ve Müslüman gençlere dağıtmıyoruz? Niçin hiçbir birlik ve beraberliğimiz, sohbetimiz yok?

İslam Düşmanı ülkeler bütün dünyada buna mani oluyorlar. Gizli saldırıyorlar, gizli savaşıyorlar. Plan ve projelerini, Müslümanlardan 100 senedir çaldıkları petroller, madenler ve paralarla başarıyla sürdürüyorlar.

Biz zavallı Müslümanlarla tek taraflı gizli psikolojik saldırı ve savaş yapıyorlar.

Sevgili Peygamberimiz, 1400 sene evvelinden bizlere:

-Haksızlıklar karşısında susanlar dilsiz şeytandır? Diye sesleniyor.

Duyuyor musunuz?

-          Haksızlıklara mümkünse elinizle, değilse dilinizle mani olmaya çalışınız. oda mümkün değilse kalbinizle buğz ediniz. Bu ise imanın en zayıfıdır, diye sesleniyor, duyuyor musunuz?

MÜSLÜMANLARA KUDUZ KÖPEKLER GİBİ SALDIRAN,

GÂVUR MÜSLÜMANLARA DA YARDIM ETMELİYİZ!

Değerli gençler, Müslümanlar melektirler.

1920 yıllarından beri, Haçlı İngilizlerin, Amerikalıların, Avrupalıların ve Siyonist Yahudilerin, İsraillilerin  beynini yıkayıp İslam Düşmanı yaptığı cahil Müslümanlar, Gâvur Müslümanlar bizim kardeşlerimizdir.

Onlara, dindar Müslümanlara kuduz köpekler gibi düşmanlıklarından dolayı, Gâvur Müslümanlar deyip ilgisiz kalamayız. Bizim vazifemiz hızla tamir etmektir.

Gayri Müslimlerde suçsuz insanlardır.

Bütün Gayrimüslimlere 1428 senelik Büyük İslam tarihimiz ve 1000 senelik Büyük Selçuklu ve Büyük Osmanlı Tarihimizde olduğu gibi şefkat ve sevgiyle, karşılıksız, yardımcı olmamız gerekmektedir.

İSLAMİ SOKAK HİZMETİNE DAVET

Kardeşlerim, sizleri samimi olarak ”İslami Sokak Hizmeti” yapmaya davet ediyorum. Ölümlü dünya, dünyanın aslı yok. Eğer Afganistan ve Irakta olduğu gibi gâvurlar bizi öldürmezlerse. Vademizle öleceğiz. Şehirlerin dışında, yeraltında kurulan şehirlerdeki, 2m.x 60 cm. lik yeni tek kişilik evlerimize taşınacağız. Yılanlar, Çıyanlar, böceklerin karnını doyuracağız.

Kendimizi Firavunlar gibi beğenmeyelim. Ahiret imtihanını kazanabilmek için birbirimize yardım edelim. Mezar kapısında ve Mahşerde mahcub olmıyalım.

Arzu ederseniz Allah Rızası için ”İslami Sokak Hizmetini” her yerde yapabilirsiniz. Trende, otobüste, yolda yürürken, alışveriş yaparken, kütüphanede v.s.

Hiçbirşey yapmıyan hiç hata yapmaz. Hareketli olanların hataları ve sevapları olacaktır. Samimi, mert, doğru, gayretli Müslüman Kardeşlerimin bu acize dualarını bekliyorum.

23/12-2007   Muzaffer Alev   Ishoej -  Kopenhag

www.esir.webbyen.dk    www.islamidavet.wordpress.com

Not: Bu Cuma günü (28/12-2007)  Recep Kardeşimiz evime geldi ve Kopenhagda Şehid İmam Abu Laban’in  www.wakf.com  Camiine gidelim dedi. 20 km kadar uzakta olan Camiye gittik. Caminin İnformasyon’un dan yani Danışma’dan ücretsiz kulaklıklarımızı ödünç aldık. Arabca Vaazı ve Hutbeyi Danimarkaca olarak dinledik. Sonra İngilizce dinledik. Hanımlar ve genç kızlarda  Cuma Namazına geliyorlar.

Namaz sonrası acizane bizim İslamiyeti anlatmamızla, 4 ayda Yeni Müslüman olup Alex ismini değiştiren Selahaddin Kardeşimizle karşılaştık. Oturup doya doya eskisi gibi sohbet ettik. Bir ay önce bir oğlu dünyaya gelmiş, ismini Abdurrahman koymuş. Selahaddine hayran olduk. Bilirmisiniz ne düşündüm hep Selahaddini dinlerken?  Keşke Danimarka da Türk Camilerinde serbest olsada Selahaddine Türk Çocuklarına İslami ders verdirsek. İnanın hepsi Yüksek imanlı Osmanlı Mücahidi olurlar. Şimdiki gibi Nevyork Harlem Zencisi değil.

Kuranı Kerimden Ayetler okuyarak islâmî meseleleri çok güzel izah ediyordu Selahaddin Kardeşimiz! Zeki ve iyi Müslüman olmak ne kadar güzel!

Ben 1970 Yılında Danimarka ya  geldiğimde Türkiye de başıma şapka giyme mecburiyeti vardı. Bere giymek yasaktı! 18-25 yaş arası hapishaneye düşeceğim diye çok korkardım. 25 yaşında Danimarkaya geldim ve kurtuldum şapka giyme mecburiyetinden!

39 yaşındaki Recep Kardeşimizin halen hayatta olan ve bizim Ishoej’de yaşıyan annesi anlatmış:

-   Rahmetli Baban, (Recep’in babası küçük bir çocukken hastalanıp vefat etmiş.) biz Türkiyede yaşarken, köyümüz Yapıaltıdan her şarkışlıya gittiğinde Jandarmalar babanın beresini başından alır yere atarlardı ve postallarla, büyük asker ayakkabılarıyla ezer, parçalarlardı! Baban parçalanmış bereyi her defasında bana getirirdi. Yırtılan yerleri tekrar örer, tamir ederdim. Tekrar parçalarlardı!

Berlinden bir Alman Müslümanı geliyor İstanbula. Aynı bizim Danimarkalı – Rus Selahaddin Kardeşimiz gibi Sarıklı, Sakallı, Şalvarlı ve Cübbeli. Bu kardeşimiz sonraki senelerde Danimarkaya ziyarete de geldi. Mükemmel Osmanlıca konuşuyor. Bizim gibi uyduruk Türklerden değil. Biz maalesef Osmanlıca bilmiyoruz, okuyamıyoruz.

Türk Polisi yakalar, olur böyle şakalar, derler ya! Sahidende Kapalı Çarşıya girerken Türk polisi yakalıyor. Bu gerici yobazı karakola götürüyor!

Karakolda Komiser Bey soruyor?

-     Bu kıyafetle gezmenin yasak olduğunu bilmiyor musun?

-     Biliyorum, siz benim Alman Hristiyan dedelerimin kıyafetini giyiyorsunuz, bende sizin Müslüman, Cennetmekan Büyük Osmanlı Ecdadınızın güzel İslami kıyafetlerini giyiyorum!

Komiser bey hatasını anlıyor ve içinde bulunduğumuz keşmekeş’e ağlıyor. Özürler diliyor.

Bugün Avrupada ve Türkiyede yaşıyan gençlerimizin bu anlattığımı anlaması mümkün değil. Hatta Türkiyedeki beyni yıkanmış zavallılarda anlıyamazlar.

Ancak o yıllarda bir vesile ile fabrika hatası olup, tesadüfen ben aciz gibi dindar olup, İslamiyetin biraz çilesini çekmiş olanlar anlıyabilirler.

Muzaffer Alev  30/12-2007  Ishoej  Kopenhag 

Degerli, yukarida ki bu aciz yazimi okumak zahmetinde bulunan kardeslerim; 07.08.2013  tarihinde, Türkiye de Merzifon da izindeyken, kizim Aysenur telefonla Danimarkadan bir mesaj gönderdi.  Ali Sürer amca Konyada  ailesiyle tatildeyken kalp krizi gecirmis ve Kadir Gecesi vefat etmis.  Orada ayni gün defnetmisler. Bir yasin okursun…    Muhterem Ali Sürer ve hanimi aile dostumuzdu. Biz bütün ziyaretlerimizde haremlik-selamlik usuliyle otururduk. Yani hanimlar ve erkekler ayri odalar da otururduk….    Muzaffer Alev   29.1013

  Said Nursi 48 yama ile mahkemeye gitti   http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=89935          Hulusi Agabey ;  https://www.google.dk/#q=hulusi+agabey+risale+i+nur

Agabeyi ziyaret etmistik
Muzaffer Alev
Zannederim 1986 yillarinda, Hulusi agabeyin Elazig mevlidine giderken, Adapazarinda bir agabey, o zaman 15 yaslarinda olan oglum Fatih Alev ile beni ibrahim Fakazli agabeyin evine ziyarete götürdü. Oglum Agabeyin konusmalarini teybe aldi. insallah kasedi halen muhafaza ediyordur. Hatta mevlid sonrasi said Özdemir agabeye arabanin teybinde kasedi dinletmisti. Kopenhagda yasiyoruz. Fakazli Agabeyi Allah rahmet eylesin. Maalesef o günlere kadar birazda olsa sahib oldugumuz yuksek manevi degerlerimizi hizla kaybediyoruz. Görelim mevla neyler . Neylerse güzel eyler. Hak serleri hayreyler. Muzaffer Alev Kopenhag
03 Kasım 2010 Çarşamba 14:32

 Sehid Bayram Ali Hoca (Misyonerler): http://www.youtube.com/watch?v=BVheAtT_dG8

 Bayram Ali Hoca ( osmanlı edebi, nefs-i emmare): http://www.youtube.com/watch?v=UCi-GjWujKY&NR=1

 Şehid Bayram Ali Hocadan Manidar Bir Kıssa: http://www.youtube.com/watch?v=UkmgsSNrOo0

                

  Kücük Sugra’yi dinleyince aglayabilmek?

Degerli Kardeslerim, seneler önce 50 kardesimize arada mektub gönderirdim. Sonra bu durumu terkettim. Bugün size bu mektubu göndermeyi arzu ettim.
Muzaffer Alev  Kopenhag  www.esir.webbyen.dk    www.islamidavet.wordpress.com
    Kücük Sugra’yi dinleyince aglayabilmek? :    
http://islamidavet.wordpress.com/2009/12/12/cellat-kel-ali/
   cük Sugra Necip Fazil’in Sakarya Siirini okuyor! :
http://ivideo.wordpress.com/2006/07/25/minik-sugranin-yorumundan-istiklal-marsi-ve-sakarya-siiri/
 Degerli Kardeslerim, bu sene yazin Türkiyede Merzifon’da 2 aylik iznimde okudugum kitaplardan ikisini sizlerede tavsiye ediyorum. Okumak icin cevrenizden temin edemezseniz satin almanizi rica ediyorum.
1. kitap :   ”Endülüsten ispanyaya”  Diyanet isleri teskilati nesretmis. ince bir kitap. Arap-berberi meselesi ayni bu günki Türkcülük – Kürdcülük meselesi gibi. Malumunuz Büyük Osmanli ecdadimiz Türkcü veya Kürtcü degildi. Sadece samimi müslümandi. Büyük Selcuklu’yu ve Büyük Osmanliyi yikmak icin haclilar hep calistilar. Sonunda basardilar. Araplar ispanya’ya geldiginde ispanya da sadece birkac tane papaz okuma yazma biliyormus. ispanyollar ve avrupalilar cok cahilmis. 800 senelik Arab hakimiyeti sirasinda  ispanyollarin %50 si müslüman olmus. Yazar diyor ki:
- 800 senelik Endülüs islam medeniyeti yikilmadan 20 sene evveli deselerdi ki Endülüste 20 sene sonra hic müslüman kalmayacak, kimse inanmazdi.
Dünya müslümanlarinin simdi ayni durumda olduklarina inaniyorum!
Endülüsten ispanyaya kitabi:  http://www.idefix.com/kitap/endulusten-ispanyaya-sempozyum/tanim.asp?sid=XLH5DYED814U8VI5K1PF
  2. kitap :    “Aciklamali Mehmet Akif Külliyati”   10 ciltlik cok güzel bir kitap serisi, bilhassa son cildini ilk olarak okumanizi tavsiye ederim.  :  Büyük Osmanli Ecdadimizi tanimamiza yardim edecektir.
http://urun.gittigidiyor.com/MEHMED-AKIF-KULLIYATI-Aciklamali-10-CILT-TAKIM_W0QQidZZ23970750
http://www.nadirkitap.com/aciklamali-mehmed-akif-kulliyati-10-cilt-takim-kitap699374.html
http://www.google.dk/#hl=da&q=aciklamali+mehmet+akif+k%C3%BClliyati&aq=&aqi=&aql=&oq=aciklamali+mehmet+akif+k%C3%BClliyati&gs_rfai=&fp=868d2f6dea423984
http://www.google.dk/#hl=da&q=%22aciklamali+mehmet+akif+k%C3%BClliyati%22&aq=f&aqi=&aql=&oq=%22aciklamali+mehmet+akif+k%C3%BClliyati%22&gs_rfai=&fp=868d2f6dea423984
Mehmet Akif Video’su: http://www.girift.com/mehmet-akif-ersoy-ve-istiklal-marsi-belgeseli/
Mehmet Akif Ailesinin Başına Gelenler: http://www.mehmedakifersoy.com/mehmet-akif-ailesinin-basina-gelenler
KIZIMIN BASÖRTÜSÜ BATMAKTA REZiLiN GÖZÜNE:  http://sl-si.facebook.com/note.php?note_id=128505178511

Risale Haber’in bir haberine yazdigim ziyaretci mektubu :  Türkiye deyince akıllara Said Nursi geliyor :   Allah islami korusun:

http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=88010

Tubanur Kardesim, acizane bende 1963 ten beri nur davasinin icindeyim. istanbul ve ankara da üstadimizin bazi son talebelerinin yaninda bulundum. 40 senedirde Kopenhagdayim.
Sizin icinde bulundugunuz durum Abdurresid ibrahim’i hatirlatti bana:

http://www.davetci.com/d_biyografi/biyografi_abdurresidibrahim.htm )

Yeni Asya Yayinlarinin nesrettigi “islam Alemi” (alem i islam) kitabini 25 sene önce okudugumda, Büyük Osmanli alimi Abdurresid ibrahim’e hayran olmustum.

Japon ilim adamlari Abdurresid Ibrahim’in konferenslarina cok ilgi gösteriyorlardi. Büyük salonlari dolduran Japon Profesörler Abdurresid ibrahim’i dikkatle dinliyorlar ve cok alkisliyorlardi.  Sonralari hissettim ve anladim ki Japonlar bunu Japon-Cin savasinda, Osmaliyi Cin’e karsi kullanmak icin yapmislar!

Sevgili Peygamberimizden beri Arab Kardeslerimiz, Büyük Selcuklu ve Osmanli ecdadimiz (1000 sene) islamin bayraktarligini yapmis. Hilal hacli kavgasi hic bitmemis.

Bu günki durumda ayni. Bütün dünyada ki müslümanlar 90 senedir esir ve Esir müslümanlar, esirlikten kurtulmak icin cirpiniyorlar. Haclilar ve siyonistler gizli tiyatro senaryolariyla islami yok etmek icin gizli ve acikca savasiyorlar!
Muzaffer Alev Kopenhag   www.esir.webbyen.dk

*ABDÜRREŞİD İBRAHİM ( 1857-1944m. )

     Salih Okur

TAKDİM“Bir Abdürreşit gibi, evine veda edip, çıkıp gitmeli. Ve bir daha da gelmemeli. Eğer bugün Asya’da irşad adına üç bin tane, dört bin tane insan gidip; ölür, geriye gelmezse, Asya’da kırk milyon insan dirilir.” (***)20. yüzyılda İslamın derdini bütün ağırlığınca sırtında hisseden bir çok kamet vardır. İkbal, Mehmed Akif, Bediüzzaman, Hasan el Benna vs…Bunların arasında başdöndürücü aksiyonuyla büyük dava adamı Abdürreşid İbrahim’i en başlarda saymak gerekecektir.Trablusgarb’tan Tuva’ya, Cava adasından Mançurya ve Japonya’ya kadar koskocaman bir coğrafyayı canla başla, demir asa elde, demir çarık ayakta adım adım gezerek İslam kardeşliğini soluklayan, İttihad-ı İslamı (islam birliğini) haykıran, İstanbul’daki bir müminin Singapur’daki kardeşinin acısını hissetmesine vesile olan, insanları insanlığın evrensel değerlerine; yani fıtrata, yani Hak dine, yani kendilerine davet eden bu büyük mollayı anlatmak gerçekten çok zor… Çünkü hızına yetişemiyorsunuz…Şu anda bütün dünyada hoşgörünün buketlerini taşıyan mutluluk sakalarının da (su taşıyıcıları) bir bakıma piri kabul edebileceğimiz Kadı Abdüreşid’i rahmet ve minnetle anıyor ve büyük muhacir Nebi’nin(ASM) şu inci mercan sözünü hatırlatıyoruz: “İnsanın ölmesiyle her ameli kesilir; ancak Allah yolunda mücahede edenin ameli, bundan müstesnadır: Onun ameli, kıyamet gününe kadar nemalanır ve kabir fitnesinden de emin kılınır.” (Tirmizi, Ebu Davud)RUS ÇİZMESİ ALTINDA
Abdürreşid İbrahim Rus yayılmacılığının Türk-İslam topraklarını tehdit ettiği 19. yy’ın ikinci yarısında dünyaya geldi. Kendisi Papa’ya yazdığı bir şikayet mektubunda o günleri şöyle tasvir eder: “Yüzyılar boyu Rusya bizi yok etmeye çalışıyor, ülkelerimizi birbiri ardından işgal ediyor, ahalisini yeryüzünden silmek için her türlü yollara baş vuruyor. Kırım Tatar halkının neredeyse yarısı yok edildi, bir kısmı baba ocağından yabancı ülkelere sürüldü. Böylece, kalan zavallı bir azınlığı karşı koyulamayacak duruma düşürüp, onlara daha iyi eziyet etme imkanına kavuştular. Kazan-Astrahan Tatarları ve İdil Ural halklarının yarısı yok edildikten sonra, kalanlar Ruslara kul olarak yaşıyorlar. Bu insanlara karşı misli görülmemiş eziyetler yapılıyor……İdil Ural bölgesinde Rusya çeşitli askeri ve tenkil (cezalandırma) seferleri ile kahraman Başkurtların direncini kırdı. Toprakları Rus maceraperestleri ve hükümetin himayesindeki zümreye dağıtıldı. Toprakları elllerinden alınan halk ise açlık ve sefalete terk edildi. Kafkasya’da yaşayan dağ halkları da bu zulümden kurtulamadılar, toprakları Ruslara verildi. Halk vahşice zulümlere duçar kaldı. Hakimiyet altına düşen bu uzun silsilenin son zincirini Türkistan teşkil etti. Bu eski Türk kültür ve ortaçağ dünya medeniyetinin merkezi şimdi Rus askerlerinin çizmeleri altında her türlü zulmün kol gezdiği bir yer haline geldi. Binlerce Türkistanlı katl edildi.”DOĞUMU
Abdürreşid İbrahim işte bu koşullar altında, 23 Nisan 1857’de Rusya’nın Batı Sibirya bölgesinde, Tobolsk ilinin Tara kasabında doğdu. Aslen Özbek asıllıdır. Ataları 15. yüzyılda Buhara’dan gelerek bu kasabaya yerleşmişlerdi. Babası Ömer bey, annesi Başkurt Türklerinden Afife hanımdır. İkisi de dindar insanlardı. Annesi Tara’da bulunan kız medresesinde uzun yıllar muallimlik yapmıştı.TAHSİL HAYATI
İlk dini eğitimini babasından alan Abdürreşid, yedi yaşındayken, Tara’ya 80 km uzaklıktaki Avyuş köyünde yatılı olarak medreseye başladı. Tara’daki medreseler köydeki eğitime nazaran daha iyi olmasına rağmen buraya gönderilmesinin sebebi hayatın zorluklarına daha iyi alışması için olabilir ki, görüleceği gibi hayatı hep zorluk ve çile yörüngelidir. Belki de merhum babası kısa bir süre sonra vefat edeceğini hissederek böyle bir karara varmıştır.8 ay bu köyde kaldıktan sonra, annesinin gayretleri ile Orenburg ilinde bir Başkurt köyü olan Elmen köyüne gönderildi. Bu köy eğitim olarak diğer yerlere göre daha iyi olduğu gibi köy halkı da ilme büyük önem veriyordu.Örnek alınması gereken bu muhteşem durumu Abdürreşid İbrahim şöyle anlatıyor: “Gayet fakir bir Başkurt köyü olup, oldukça fakir idiler. Buna rağmen beşyüz kadar talebe okuturlardı. Evlerini talebelere vererek kendileri kümes tabir olunacak barakalarda, bütün bir aile üst üste yaşarlardı. Bu köyden birisi öldüğü zaman akrabaları onun okuttuğu talebe sayısıyla övünürlerdi. Talebelerine hiçbir karşılık beklemeden ekmeğini verir, çamaşırlarını yıkarlardı.”

Bu köyde 4 sene tahsil gördü. 1871’de kısa aralıklarla önce annesini, sonra babasını kaybeden ve fakru hale düşen küçük İbrahim, bir yandan çalışarak harçlığını kazandı, diğer yandan tahsiline devam etti. Ama o zamana kadarki medrese eğitimi kendisine çok bir şey kazandırmamıştı. O sıralar Rusya’daki medreselerin genel halini “Tercüme-i Halim” adlı eserinde şöyle anlatır: “Medreselerde nizam, intizam hiç yok. Ders okuma oldukça kötü, ayda, haftada bir ders okutuluyor. Talebe kendi kendine çalışır, mütalaa ederse bir derece tahsil etmiş olur. Elbette böyle talebeler çok olmaz, bu halde bir talebenin medresede yirmi sene kalması adeta mecbur olmuştu. Hocalar bu durumun ıslahı için hiç çalışma yapmıyorlar. Talebelerde ahlak gayet kötü, tütün, enfiye ve iskambil gibi bütün kötü alışkanlıklar çok yaygın.”

Aslında o sıralar bütün İslam topraklarında durum pek farklı sayılmazdı. Bir alimimiz bu durumu şöyle ifade ediyor: “Bizler bir boş dönemin çocuklarıyız. Mektep yıkılmış, medrese harab olmuş, tekye ortadan kalkmış, harab eller, yıkılmış hanümanlar (ocaklar) , kimsesiz çöller. Biz bu dönemde yetişmişiz. Evet petekler sönmüş, ballar kalmamış, böyle bir dönemde yetişmişiz.” Yine aynı büyüğümüz medreselerin köhneleşmesi hususunda “Başta fünun-u müsbeteyi (müsbet ilimler) medreseden kovan Osmanlı dönemindeki kadıhanlar gibi insanları bizim de, tarihin de, Allah’ın da affetmesi düşünülemez. Çünkü bir milletin felaketini hazırlamışlardır” demektedir.

Tabii bu konuda daha fazla yazmak saded harici olur, ama şunu da belirtelim: “Medrese sistemimiz Nizamülmülkle oturmuştur. O zaviyeden bakarsanız 900 yaşında. Eğer medresemiz 3-4 asır evvel acuzeyi şemta (saçı ağarmış kadın) haline gelmiş, ihtiyarlamışsa şayet bu demek ki 4-5 asır iyi yaşamış. Ama bir de mektebe bakın. Mektep 70 yaşında acuzeyi şemta. Eli titriyor, ayağı titriyor. Çok erken ihtiyarlamış…”

Teman medresesinde de kısa bir süre eğitim gören Abdürreşid, namını sıkça duyduğu, Kazan’daki Kışkar medresesine gitti. Buradaki eğitim onda hayranlık uyandırmıştı. Fakat Pasaport süresinin dolması üzerine istemeyerek oradan ayrıldı. Bir süre gizlice Kırgız köylerinde dolaştıysa da sonunda yakalandı ve hapse atıldı. Bir sene süren hapishane hayatı onun ufkunu genişletmesine vesile oldu. Zira hapishane Rusya’nın değişik yerlerinden gelen, pek çoğu siyasi ve dini olaylara karışmaktan suçlu bulunmuş soydaşlarıyla doluydu. Burada bulunduğu sırada Rus esaretindeki Türk ve Müslüman halkların durumu hakkında epeyce malumat sahibi oldu.

İLK HACCI
1879’da Orenburg’a gelen molla Abdürreşid burada bir Tatar zengininin hizmetkarlığını üstlenerek ve onun refakatında önce İstanbul’a daha sonra da Hacca gitti.(1880)

Hac dönüşü geri dönmeyerek Medine’ye yerleşmiş ve tahsiline bıraktığı yerden devam etmiştir. Beş sene süren bu tahsilinde fıkıh, tefsir , hadis, kıraat gibi dini derslerinin yanında Arapça ve Farsça da okumuştur. Mesela, devrinin allamesi Mevlana Seyyid Ali Zahir kendisinin üstadlarındadır. Bu tahsilinin sonunda icazetnamesini de alan Abdürreşid İbrahim, bazı yazarlarca daha ziyade kendi kendini yetiştirmiş(otodidakt) bir şahsiyet olarak kabul edilmektedir.

Eğitimi sırasında tasavvufa da ilgi duymuş ve Medine’de Mevlana eş Şeyh Mazhar efendinin derslerini takip etmiştir. Fakat o sıralardaki asliyetinden çok şey kaybetmiş tasavvufi cereyanlar seyyahımızı sofilerden soğutmuş gibidir. Mesela Çin seyahatında bir müftüden bahsederken bu durum gözümüze çarpmaktadır. “Biçare Van Guvan(Abdurrahman) mutaasıb bir adamdır. Fakat bizim sofilerimiz gibi milletin menfaatını düşünmez derecede cahil mutaassıp değildir.”

Bununla beraber onun tasavvuf karşıtı olarak lanse edilmesi de yanlış olur. O sadece gördüğü uygulamaları eleştirir. Bir yerde gerçek tasavvuf büyükleri için şu ifadeleri kullanır: “Bu gün batı filozoflarının büyükleri bizim en ufak, en bayağı mutasavvıflarımızın hayranıdırlar. Bu biçareler büyük mutasavvıflarımızın felsefesinden katiyyen habersizdirler. Ah, ya Rabbi! Hadis-i şeriflerden olan felsefeleri hakkıyla şerh ve izah edecek olursak bizim önümüze kim çıkabilir?”

Mesela İmam Rabbbani (R.A) hakkında şöyle der: “Bilhassa Kutbu’l Arifin Ahmed el Faruki gibi Müceddid-i Elf-i Sâni es Serhendi(ks) belki de bütün dünyanın en büyük adamlarındandır.”

Muhyiddin Arabi hakkında da saygıyla dopdoludur: “Hazret-i Muhyiddin el Arabi Fütuhat’ının ikinci cildinde, 180. babda diyor ki: “Kadının değerini, ruhi yapısını ve iç dünyasını bilen kimse onu sevmemezlik edemez. Belki onu sevmesi, irfan sahibi olmanın olgunluğudur. Ve onu sevmek peygamber mirası olduğu gibi, Allah sevgisini de netice verir.”

GERİ DÖNÜŞ VE İZDİVAÇ
1884 senesinin sonlarına doğru Medine’den ayrılıp deniz yoluyla İstanbul’a, oradan da Odessa üzerinden memleketi olan Tara’ya geldi.(1885) Bir müddet sonra burada müderrisliğe başladı ve aynı yıl evlendi. Bu evliliğinden Münir, Kadriye, Fevziye adlı üç evladı dünyaya geldi.

EĞİTİM HAMLELERİ
Ama o bir yerde durabilecek bir adam değildi. “Fıtratı müteheyyiç (yaratılışı heyecanlı) olan kimselerin rahatı cidaldedir (mücadelededir)” sözü ile ifade edilen yaratılışta, engin bir hamiyyet sahibi idi. Altı ay Tara’da kaldıktan sonra Medine’ye talebe götürmek üzere İstanbul üzerinden ikinci defa hacca gitti. Öğrencilerini Medine’ye yerleştirdikten sonra memleketine döndü ve hemen Medreselerin ıslahı çalışmalarını başlattı. Halkın ona olan büyük teveccühü (yönelişi) karşısında bunda zorlanmadı ve bir “usul-i cedid – yeni yöntem” okulu açtı.

Dikkat edersek Muhammed Abduh’tan günümüze mühim İslam mütefekkirleri(Akif, İkbal, Bediüzzaman vb.) yeni bir anlama usulu üzerinde önemle durmakta, Müslüman aklının ve kalbinin yeniden inşası üzerine fikirler serdetmekteler (ortaya koymaktalar) . Mesela günümüzün önemli bir kanaat önderi “Dağarcık” aslı eserinde bu noktaya şöyle parmak basıyor. “Tefakkuh fıkıh üretmektir. Tefakkuh etmeden fıkıh okuyanların ise fıkhı tüketmekten başka çareleri yoktur. İşte bunun için yıllardır “yeni bir fıkıh usulünden önce yeni bir tefakkuh usulu gerekir” diye diye dilimde tüy bitti.

Abdürreşid İbrahim de aynı fikirdedir: “Bugün İslam aleminin ıslahı için, birinci derecede ulema kısvesinde (ALİM GİYSİSİNDE) olanların ıslahının gerektiğine artık kanaat etmek gerekir.”

Bediüzzaman’a Muhakemat’ında “Maatteessüf benim ile şu zamanın kıtasında iştirak eden cümlesi; eğer çendan, (Her ne kadar) onüçüncü asrın(hicri) evladıdırlar, fakat, fikir ve terakki cihetiyle (gelişme yönüyle) kurun-u vusta’nın (orta çağın) yadigarıdırlar” dedirten, aynı hal değil midir?

Abdüreşid İbrahim 1890’da Tara’dan yanına aldığı on talebeyle tekrar İstanbul’a geldi. Öğrencilerini Darüşşafaka ve Dar-üt tedris okullarına yerleştirdi. Bu talebelerin bütün masrafları Osmanlı devletince karşılanıyordu. Bir müddet Payitahtta (başkentte) kaldıktan sonra memleketine döndü. Onun İstanbul’a talebe yollaması Müslümanlar arasında büyük bir sevinçle karşılandı ve kendisine Rusya’nın her bölgesinden akın akın müracaatlar başladı. Fakat Rus hükümeti bu durumu kendi aleyhine addederek çok rahatsız olmuş ve talebe akınına sıkı denetim getirmiştir.

KADILIK DÖNEMİ
1891’de Ufa şehrine geldi. Buradaki Orenburg şeri mahkemesince mahkeme azalığına ve kadılık görevine tayin olundu. Rusya’daki Müslümanların en büyük mahkemesi olan bu mevkide Müslümanların yararına çalışmalar yaptı. Ayrıca gönüllü olarak, fakir ve yetimler için dernekler kurdu. Başkent Petersburg’a giderek içişleri ve maarif (eğitim) bakanlarıyla görüşmeler yaptı, yine Müslümanların dertlerine çözüm bulmaya çalıştı.

Mahkeme Reisinin Hacca gitmesi üzerine, 8 ay kadar mahkeme reisliği görevini de üstlendiyse de, Rus emellerine alet olamayacağı gerekçesiyle, kukla mahkeme reisi ile ihtilafa düşerek görevinden istifa etti. Bu istifası üzerindeki Rus baskısının daha da kesafet (yoğunluk) kazanmasına sebeb oldu. Bunun üzerine mücadelesini sürdürmek üzere İstanbul’a geldi.(1895)

MATBUATLA MÜCAHEDE
Ufa’da bulunduğu yıllarda kaleme aldığı “Liva-ül Hamd” adlı risalesini İstanbul’da bastırtarak gizlice Rusya’ya soktu. Bu broşürde, Rus baskısı altındaki Türk boylarına seslenerek onları Türkiye’ye göç etmeye teşvik ediyordu. Bu broşür derhal bir tesir uyandırarak 70 bin insanın Anadoluya hicretine vesile oldu.

Ardından meşhur eseri “Çolpan Yıldızı” nı kaleme aldı. Bu eserinde de Rusya’nın esaret altında tuttuğu Müslümanlara yaptığı zulümler anlatılmaktaydı. Bu risale de gizli yolardan Rusyaya sokuldu ve büyük ilgi gördü.

İstanbul’da bulunduğu iki sene zarfında bir yandan kımızcılık(Kısrak sütünden yapılan içecek) ve ziraatçılık yaparak geçimini temin ederken öte yandan esaret altındaki soydaşları için yapacaklarını planlıyordu. 1896’da Avrupa’ya gitti. İsviçre’de tanıştığı Rus sosyalistlerine Rusya’daki Müslümanların sorunlarını anlattı ve yardımlarını talep etti. Bilindiği gibi, sosyalistler 1925’lerde dizginleri iyice ellerine alıncaya kadar barış ve özgürlük havarisi görünüp daha sonra da Çarlık Rusyasını mumla aratmışlardır.

SEYYAH-I ALEM
Abdürreşid İbrahim, 1897 Nisanında üç sene sürecek ilk büyük seyahatına başladı. Bu seyahatına başlamasına istibdad döneminin vehham (çok vehimli) idaresinin onun faaliyetlerinden tedirgin olmasının da payı vardır. Safahat şairi bunu şöyle dillendirir:***

“Bir zamanlar yine İstanbul’a gelmiştim ben.
Hale baktıkça fakat ümmetin âtisinden
Pek derin ye’se düşüp Rusya’ya geçtim tekrar.
Geçmeseydim edeceklerdi ya zaten icbar!
Sığmıyor en büyük endazeye (ölçüye) işler artık;
Saltanat namına, din namına bin maskaralık.
Ne felaket, ne rezaletti o devrin hali!
Başta bir kukla, bütün milletin istikbali,
İki üç kuklacının keyfine mahkum olmuş;
Bir siyaset ki, didiklerdi eminim Karakuş!”

İstibdat döneminin uygulamaları onda da Abdülhamid Han’a karşı olumsuz düşüncelerin gelişmesine sebeb olmuştur. Hatıralarında yer yer bunu görüyoruz.

Mesela bir yerde şöyle diyor: “Abdülhamid Han hazretlerinin korktukları bir şey varsa, tahttan indirilme meselesiydi. Hatta “hal” manasını andırdığı için Kunut duasında okunan “ve nahleu” kelimesini okudukça tüyleri ürperirmiş. Hatta bir zamanlar o kelimenin Kunut duasından silinmesi hakkında düşündüğü de meşhurdur. Sonunda başına geldi.”

Yine “ Abdülhamid Müslümanların hürmetini kırdı. Ne çare, Müslümanların kötü bir ameliyesidir. Lakin inşaallah bundan sonra öyle olmaz ümidindeyim” gibi ifadelerine katılamayacağız. Ama onu ve diğerlerini haklı çıkartacak ve kraldan çok kralcı takımının yaptıkları da ortadadır. Bu konuda değerli bir mütefekkirimiz şöyle diyor: “Abdülhamid cennet mekan döneminde o mabeyndeki (padişahın yakınlarındaki) gammazlamadan nasibini almayan insan yoktur. Ve Abdülhamid’i seven hiçbir aydın yoktur.”

…Seyyah-ı şehirimiz İstanbul’dan ayrılarak Mısır, Hicaz, Filistin, İtalya, Avusturya, Fransa, Bulgaristan, Yugoslavya, Batı Rusya, Kafkasya, Batı ve Doğu Türkistan, Yedisu vilayeti ve Sibirya bölgelerinde dolaşıp çeşitli temaslarda bulunarak Tara’ya geldi. Böylece ümmet-i merhumenin (acınacak ümmet) durumunu yakından inceleme imkanı buldu…

Mehmed Akif, “Süleymaniye Kürsünde” adlı enfes şiirinde onu şöyle konuşturur:

“Şarkı baştanbaşa yıllarca dolaştım, gezdim;
Hem de oldukça görürdüm, kafa gezdirmezdim!
Bu Arapmış, bu Acemmiş, bu Tatarmış demedim;
Müslüman unsurunun hepsini gördüm kendim.”

Tara’da bir müddet kaldıktan sonra Japonya’ya geldi. Kısa bir müddet kaldıktan sonra 1900 yılının sonlarında Petersburg’a döndü. Burada Mirat adlı bir dergi çıkardı. Ona göre basın medeniyetteki insanlar için kürsülerin en yükseği idi. Artık fikirlerin çarpışacağı bir asra giriliyordu. Hatıratında bunu şöyle ifade eder. “Bundan sonra Avrupa’da kılıç fetihleri değil, siyaset fetihleri devri başlayacaktır.”

JAPONYA
1902-1903 yılları arasında onu tekrar Japonya’da görüyoruz. Abdürreşid İbrahim Uzak Doğu’nun bu parlayan yıldızına çok ehemmiyet veriyordu. Ona göre bu coğrafyanın Batı esaret ve zulmünden kurtulması Japonya’nın süpergüç olmasından geçiyordu. Ahlaken “Müslüman” olan bu millette İslamiyetin kısa zamanda inkişaf edeceğini ümid ediyordu:

“Sorunuz şimdi de Japonlar nasıl millettir?
Onu tasvire zafer-yâb (amacına ulaşan) olamam hayrettir.
Şu kadar söyleyeyim; din-i mübinin orada,
Ruh-u feyyazı yayılmış yalnız şekli: Buda.
Siz gidin saffet-i İslam’ı Japonlarda görün.
O küçük boylu, büyük milletin efradı bugün.
Müslümanlıktaki erkan-ı sıyanette ferid.
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid.”

“Müslümanlık sanırım parlayacaktır orada
Sâde, Osmanlıların gayreti lazım arada.”

Mesela “Japonya’da aylarca dolaştığım halde bir sarhoşa rastlayamamıştım” demektedir. Yine verdiği bilgilere göre 1905- Rus–Japon harbinde Japonların savaşı kazanma sebebleri şunlardır:

1-Ruslarda rüşvet pek çok, Japonlarda hiç yok.
2-Ruslar hep kuvvetle savaşır, Japonlar ise akıl ile, tedbirle savaşıyorlar.
3-Ruslarda ahlak çok bozulmuş. Ahlak düşkünü bir millet savaşamaz.
4-Japonlar çok çalışkan ve idealist bir kavim.

Hatıratında şöyle demekten kendini alamaz: “Dünyada hiç nam ve şanı olmayan ufacık bir kavmin bütün yeryüzünde mevcut insanları titretircesine meydana çıkması hiçbir zaman hatırdan çıkmayacak harikadır.”

Japonya ile adı adeta özdeşleşen ve bu ülkede ilk İslam tohumlarını atan Abdüreşid İbrahim, 1884 senesinde ziyaret ettiği devrin padişahı Sultan Abdülhamid’e bir mektup yazarak Japonya’da İslamın yayılması için devlet-i âliyenin desteğini istiyordu. Fethi Okyar’ın naklettiğine göre Sultan bu konuda şöyle demektedir: “Japonların Ruslara karşı kazandıkları zaferin arifesinde idi. Japon imparatorluk ailesine mensup bir prens beni ziyaret geldi. İmparatorundan hususi bir mektup getiriyordu. Benden İslam dininin muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir dini-ilmi heyet istiyordu. Bunun sebebi vardı, orada İslamiyeti yaymayı mukaddes vazife sayan Abdürreşid İbrahim isimli, aslı Kazan’lı olan bir Müslüman aliminden mektup almış, Japonya’da İslam’ı tâmim (yayma) hareketine yardımcı olmam istenmişti. İslam aleminin halifesi idim, bir tarafta daima iftihar ettiğim ve hizmetkarı olmaya çalıştığım bu âli vazife, diğer taraftan ruhumda bu mahiyette şerefli hizmete duyduğum hasretle, mümkün olan herşeyi yaptım. Fakat bu yardım daha çok maddi sahada kaldı. Çünkü Abdürreşid İbrahim bizim din adamlarımızdan başka hüviyet içinde idi. Türkçe, Arapça, Farsça’dan başka Rusça ve Japonca biliyordu. Kırk yaşından sonra Fransızca ve Latinceyi öğrendiğini yazmıştı.”

Japonya’da Rus karşıtı faaliyetlere girişmesi üzerine Rus hükümetinin ricası sonucu Japonya’dan ayrılması istendi. İstanbul’a geldiyse de(1904) Rus hükümetinin Osmanlı nezdindeki girişimleri neticesi tutuklanarak, Moskof yetkililere teslim edildi ve Odessa’ya götürülüp, hapsedildi. İki hafta kadar hapis kaldıysa da, Rusya Türklerinin büyük baskısı sonucu serbest bırakıldı.
—————-
NEŞRİYAT HİZMETLERİ
Hapisten tahliye olduktan sonra Petersburg’a yerleşti. Rus hakimiyetindeki Türkler arasında siyasi ve dini bir birlik kurmak amacıyla Ülfet adlı bir dergi çıkardı. Ülfet bütün Rusya’da büyük bir ilgiye mazhar oldu, hatta Türkistan’da gördüğü aşırı alaka yüzünden polis kayıtlarına “zararlı neşriyat” olarak geçti. Ülfet Türkçe yayın yapıyordu ve Osmanlı Türkleri ile Rusya Müslüman Türk boyları arasında bir dil bağı işlevi de görüyordu.

85. sayısında Rus hükümeti tarafından kapatılan dergi, dini meselelere ağırlık verdiği için medrese talebeleri tarafından da büyük bir ilgiyle takip ediliyordu.

Ülfet’e olan teveccüh Tilmiz’i doğurdu. Tilmiz mecmuası Arapça yayın yapıyordu. 1906’da başladığı yayın hayatına Rus idaresi 1907’de son verdi. Bu mecmuanın çıkmasından amaç da; Türkçe bilmeyen Kafkas Müslümanları gibi kardeşlerimizle ortak bir lisanda birleşmek ve onları da dünya Müslümanlarının durumundan haberdar etmekti.

Ülfet ve Tilmiz’in ardı ardına kapatılması da Abdürreşid Efendi’yi yıldırmadı ve Kazak şivesiyle yayın tapan Serke’yi çıkardı.

Safahat’ta bu hizmetleri kendi dilinden şöyle anlatılır:

“Evvela gizlice bir matbaa tesis ettim.
Beş on öksüz bularak basmacılık öğrettim.
Kalemim çok pürüzlüydü, fakat çaresi ne?
Sonra, bilmem kimin üslubu avamın nesine!
Dilimin döndüğü şiveyle bütün gün yazdım;
Okuyanlar o kadar çoktu ki, hiç ummazdım.
Usta, asarını (eserlerini) verdikçe çocuklar bastı;
Altı ay geçti, bizim matbaanın çıktı adı.
Göğsü imanlı beş on tane fedai gelerek,
Dediler; “Sen ne basarsan, onu tevzi edecek (dağıtacak)
Vasıtan işte biziz, korkulacak şey yoktur…
Para lazımsa da bildir ki, verenler bulunur.”
Bir cerideyle (dergiyle) hemen başlayıverdim vaaza.
Zaten en başlıca yol halkı budur ikaza.”

Diğer yandan halkın desteği ile büyük bir eğitim seferberliği de başlamıştır:

“Parasızlıktı bidayette (başlangıçta) işin korkulusu
Ağniya(zenginler) altını bezletti (çoğalttı) , etekler dolusu.
Açtık oldukça güzel medreseler, mektepler.
Okuyup yazmayı tamime (yaymaya) çalıştık yer yer.
Tatarın yüzde bugün altmışı hakkıyla okur.
Rusların halbuki nispetleri gayet dûndur (aşağıdadır) .”

ŞURA
1905 yılına gelinirken artık Rus çarlığı çatırdama sinyallerini vermeye başlamıştı. Japon yenilgisi, ardından başarısız ihtilal girişimi Petersburg’un demir pençesini gevşetmesi gerektiğini göstermişti. Bu suni hürriyet teneffüsünden her kavim gibi Rusya Müslümanları da yararlanmak istediler ve haklarını aramaya başladılar. Bu girişimlerin de başını yine Kadı Abdürreşid çekiyordu.

İlk önce bir araya gelinmeliydi. Müslümanların münevver (aydın) kesimi ve zengin tabakanın katılımıyla Mekerce’de(Nijni Novgorod) büyük bir toplantı yapılması kararlaştırıldıysa da, Rus yetkililer buna izin vermedi. Ama Abdürreşid Efendi yılacak, vazgeçecek gibi değildi. Yine onun teklifiyle bu toplantı gizlice Oka nehrinde, kiralanmış bir gemide yapıldı. Burada, Rusya’daki Müslümanların bir çatı altında meselelerinin müzakere edilmesi ve savunulması fikri kabul edildi. Abdürreşid İbrahim Petersburg’a döndüğünde derhal “Bin Üç Yüz Senelik Nazra” adlı eserini neşretti. Bu eserinde Müslümanların birlik olmalarının ehemmiyeti dile getirilmişti.

13 Ocak 1906’da ikinci toplantı gerçekleştirildi ve Abdürreşid Efendinin hazırladığı “ittifak nizamnamesi” oy birliğince kabul edildi. Öte yandan yine onun öncülüğünde Rusya Müslümanlarının Muhtariyet(Özerklik) meselesi gündeme getirildi. Bu fikir Rus meclisi Duma’daki Müslüman milletvekilleri vesilesi ile her yer ve her vasatta dile getirilmeye başladı. Abdürreşid İbrahim bu konudaki görüşlerini kaleme aldığı “Aftonomiya” risalesinde açıkça dile getirdi.

Ancak, dediğimiz gibi hürriyet ortamı kısa sürdü. İstibdat geri dönmüştü.Yeniden baskı idaresine dönülünce bir çok Müslüman aydın soluğu hapiste ve sürgünde aldı. Abdürreşid İbrahim’in dergileri kapatıldı ve Rusya’da kalmak can güvenliği için tehdit oluşturmaya başladı. Bunun üzerine Rusya’dan ayrılmaya karar verdi:

“İşte biz böyle didinmekte, çalışmakta iken.
Bir sabah üç tanıdık, seslenerek pencereden,
Dediler: “Şimdi hükümet basacak matbaanı…
Durmanın vakti değildir. Hadi kaldır tabanı.”
Bir işaretle çocuklar çekilip ta geriye,
Daldılar hepsi birer sesleri çıkmaz deliğe.
Onların nevbeti geçmiş, sıra gelmişti bana.
Yolu tuttum, yalnızca doğruca Türkistan’a.”

İKİNCİ BÜYÜK SEYAHAT(1907-1910) 

TÜRKİSTAN
Böylece Abdürreşid İbrahim Efendi üç sene sürecek büyük yolculuğuna başlıyordu. Ama bu bir alelade seyahat değildi. Bu, İslam aleminin sorunlarını, ümmetin durumunu vicdanı devamlı o ümmet için atan bir müminin yerinde gözlemlemesi, tarihe şahitliği idi. Bu bereketli seyahat çok şükür kendisi tarafından kaleme alınarak bize ulaşmış bulunuyor. Okumayanların ilk elde hemen okumalarını salık vereceğimiz bu nefis hatırat “Alem-i İslam” adıyla neşredilmiş ve Kadı Abdürreşid’in en baş eseri olarak tanınmıştır.

Mehmed Akif, Sırat-ı Müstakim’de yayınlanan “Gayet Mühim Bir Eser” başlıklı bir yazısında bu kıymetli eser hakkında şunları yazıyor: “Ben çoktan beri bu kadar samimî, bu kadar müfîd (faydalı) lâkin bu kadar müessir (tesirli) kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Araplar “Söz ruhtan çıkarsa ruha girer; ağızdan çıkarsa kulağın hududunu aşmaz.” derler ki ne kadar doğrudur! Bakılsa Abdürreşid’in yazısında hiç bir sanat yok, hiç bir incelik yok. Lâkin hiç bir sanatın, hiç bir inceliğin ruhta husule getiremeyeceği teessüratı bu tabiî, samîmi sözler ani bir surette hâsıl ediyorlar (oluşturuyorlar) .” (Not: Bulabilenlerin İslam harfleri ile olan baskısını okumalarını, yoksa İşaret Yayınları tarafından sayın Ertuğrul Özalp beyin editörlüğünde gerçekleşen enfes baskısını tavsiye ederim. Mehmed Paksu’nun sadeleştirerek 1987’de Yeni Asya yayınevince yapılan baskısını tavsiye etmiyoruz. Çünkü yanlış sadeleştirmeler ve atlamalar var.)

1907 sonlarında Batı Türkistan şehirlerini dolaştı ve ahalinin durumuna yakınen şahid oldu. Durum içler acısıydı:

“Sormayın gördüğüm alemleri hiç söylemeyeyim;
Yâdı temkinimi sarsar da kan ağlar yüreğim.
O Buhara! O mübarek, muazzam toprak.
Zilletin koynuna girmiş uyuyor müstağrak.
İbn-i Sinaları yüzlerce doğurmuş o iklim,
Tek çocuk vermiyor ağuşuna ilmin ne akim.
O rasadhane-i dünya, o Semerkand’ı bile.
Öyle dalmış ki hurufata mazisiyle;
Ay tutulmuş, “Kovalım şeytanı kalkın!” diyerek,
Dümbelek çalmada binlerce kadın, kız, erkek!
Bu havalide cehalet ne kadar çoksa, nifak,
Daha salgın, daha dehşetli…Umumen ahlak.
Çok bozuk az gelecek namütenahi düşkün.
Öyle murdarını görmekteki insan fuhşun.
Bırakın, söyleyemez, mevkiimiz camidir.
Başka yer olsa da, tafsile hâyâ manidir.
Ya taassupları? Hiç sorma nasıl maskaraca.
O, uzun hırkasının yenleri yerlerde hoca,
Hem bakarsın eşi yok dine teaddisinde(tecavüzünde)
Hem ne söylersen olur dini hemen rencide.
Milletin hayrı için ne düşünsen; bidat.
Şer’i tağyir ile, terzil ise-haşa- sünnet.
Ne Huda’dan sıkılırlar, ne de Peygamberden.
Bu ilimsiz hocalardan, bu beyinsizlerden.
Çekecek memleketin hali ne olmaz? Düşünün!
Sayısız medrese var gerçi Buhara’da bugün.
Okunandan ne haber? On para etmez fenler,
Ne bu dünyada soran var, ne de ukbada geçer.”

Ama seyyahımız bütün bütün ümitsiz değildi, gençlerde bir uyanma başlamıştı. Ne yazık ki bu bir fecr-i kazibti. (yalancı şafak)  Ve sanki merhum bunu takip eden ve 70-80 sene sonra O mübarek Maveraünnehir (Ceyhun ırmağının doğusunda kalan ülkeler) topraklarında, anayurdumuzda doğacak fecr-i sadıkı (doğru şafak) müjdeliyor, oralara el verecek yiğitleri tebrik ediyordu;

“Şu kadar var ki şebâbında(gençlerinde) ufak bir gayret
Başlamış…Bir gün olup parlayacaktır elbet.
O zaman işte şu toprak yeniden işlenerek,
Bu filizler gibi binler fidan besleyecek!”

Abdürreşid Efendi Batı ve Doğu Türkistan’ı kapsayan bu bir senelik seyahatinde bir taraftan ileri gelen kimselerle görüşerek Rus hükümetine karşı ortak hareket edilmesi için uğraşıyor, öte taraftan da medreselerin ıslahı ve usul-i cedit (yeni usul) mekteplerinin kurulması için çalışıyordu. Memleketi Tara’ya döndükten kısa bir süre sonra ailesini alarak Kazan şehrine yerleştirdi. Kazan’da hemen siyasi faaliyetlere başlayarak Dördüncü Müslüman kongresinin toplanması için hazırlıklara girişti. Yine gizlice bir gemide gerçekleşen toplantıda eğitimle alakalı bir komite oluşturularak öğretmenlik yaşına gelmiş Kazan bölgesindeki gençlerin İstanbul’a gönderilerek eğitim almaları kararlaştırıldı. Bu sayede bir çok genç Türkiye’ye gelmiştir.

1908 Eylülünde seyahatinin kalan kısmını tamamlamak üzere Kazan’dan yola çıktı. Seyahate çıkışını şöyle anlatmaktadır; “Önümde bir giden, arkamda bir çeken yok idi, yalnız himmet kemerini bele bağlayarak, tevekkül asâsını ele aldım. Yalnız ilâ-yı kelimetullah (Allah adını yüceltme) halis niyetiyle, Allah ipine sarılma fikrini tervic ve takviye mukaddes emeli uğruna çoluk çocuğumu ve mini mini ciğerparelerim olan masumlarımı Allah’a emanet ederek yola çıktım.”

M. Fethullah Gülen Hocaefendi bir sohbetinde onun fedakarlık ve feragatini (tok gözlülük) şöyle anlatıyor: “Abdürreşid İbrahim Filipinlere Müslümanlığı götürürken, bilmem nereye Müslümanlığı götürürken, -Bediüzzaman’ın arkadaşıdır-şöyle diyor: “Araba ile oraya doğru ayrılırken 5 – 6 yaşında kızım faytonda benimle beraberdi. Kazan’dan herhalde ayrıldık. Kız yüzüme baktı. Dolu dolu gözleri ile ” baba, ne zaman döneceksin? diyordu. Ben “belki yakında” diyordum ama, fakat içimde de doğru olmayan bu sözü söylerken bir burukluk yaşıyordum. Çünkü katiyen bir daha geriye dönmeyi düşünmüyordum. Ben Hz. Muhammed’in dili olmayı düşünüyor, Kur’an’ın bir dili olmayı düşünüyordum. “

JAPONYA
Sibirya üzerinden Moğolistan- Mançurya’ya geçerek başladığı yolculuk Buradan gemi yolculuğu ile Japonya’ya uzandı. Eserinin büyük kısmın Japonya’ya ayrılmıştır. O Japon milletine hayran olmuştu:

“Doğruluk, ahde vefa, va’de sadakat, şefkat;
Acizin hakkını İ’lâya (yükseltmeye)samimi gayret;
En ufak şeyle kanaat, çoğa kudret varken;
Yine ifrat ile vermek, veren eller darken;
Kimsenin ırzına, namusuna yan bakmayarak,
Yedi kat ellerin evladını kardeş tanımak;
Öleceksin! denilen noktada merdane sebat;
Yeri gelsin, gülerek, oynayarak terk-i hayat,
İhtirasat-ı hususiyyeyi söyletmeyerek,
Nef-i şahsiyi (özel çıkarını) umumunkine kurban etmek…
Daha bunlar gibi çok nadire gördüm orada.
Ademin en temiz ahfadına (torunlarına) malik bir ada.
Medeniyyet girebilmiş yalınız fenniyle…
O da sahiplerinin lahik olan (yetişen) izniyle.
Dikilip sahile binlerce basiret, iman;
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan!
Garbın eşyası, eğer kıymeti haizse yürür;
Moda şeklinde gelen seyyie (kabahat) gümrükte çürür!
Gece gündüz açık evler, kapılar mandalsız;
Herkesin sandığı meydanda, bilinmez hırsız.
Ya o mahviyyeti insan göremez bir yerde…
Togo(*)’nun umduğunuz tavrı mı vardır? Nerde!
“Gidelim!” der, götürür! Sonra gelip ta yanıma;
Çay boşaltırdı ben içtikçe hemen fincanıma.
Müslümanlık sanırım parlayacaktır orda;
Sade Osmanlıların gayreti lazım arada.
Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler,
Ulema (alimler) , vahy-i İlahiyi mi bilmem, bekler?

Bediüzzaman hazretleri de “Divan-ı Harbi Örfi – Sıkıyönetimli Savaş Meclisi” adlı şaheserinde aynı meseleye parmak basar; “Kesb-i medeniyette (medeniyet elde etmekte) Japonlara iktida (uymak) bize lâzımdır ki, onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti (medeniyetin güzelliklerini) almakla beraber, her kavmin mâye-i bekası (varlığının temeli) olan âdât-ı milliyelerini (milli adetlerini) muhafaza ettiler.”

Tabii burada şunu belirtmekte fayda var; Japonya’nın bu hali 1910 seneleridir. Maalesef İkinci Dünya Savaşının galipleri bu ülkeyi işgal ederken kökleri ile birlikte işgal etmişlerdir. Her türlü melanetleri ile bu temiz insanları delik deşik bırakmışlardır. Onun için bir büyüğümüz haklı olarak şöyle demektedir: “Amerikan düşmanlığı, milliyetçilik duygusu ve ezilmişlik hissinin esas alınarak gerçekleştirilen Japon hamlesi, katiyen uzun ömürlü olamaz. Çünkü, ister siyasî, ister ekonomik, isterse kültürel olsun, her türlü kalkınmanın uzun ömürlü olması, sağlam temeller üzerine kurulmasına bağlıdır. Halbûki, Japon kalkınmasında kalıcı esaslar değil, reaksiyoner çıkışlar hakimdir.

Nitekim, Batı bugün Japonya’ya fuhuştan tutun da, içki ve kumara kadar her türlü melanet ve sefahati sokmuş durumda. Daha başka ülkeler gibi, Batı’nın bu oyununa düşmüş ve mozaiği delik-deşik olmuş bulunan Japon saltanatının uzun ömürlü olması herhalde düşünülemez.”

Abdürreşid İbrahim kaldığı süre boyunca Japonya’da büyük alakaya mazhar oldu. Japon imparatorluk ailesi ile yakın dostluk kurdu. Japon eğitim sistemini yakından inceledi. Bir çok cemiyet ve şerefine verilen ziyafetlere katıldı. Düzenlenen toplantı ve konferanslara iştirak etti. Meramını anlatacak kadar Japonca öğrendi. İslam hakkında Misyonerler tarafından yayılan yanlış kanaatleri tashih etti. Japon gazeteleri bu konuşma ve konferansları ertesi gün okuyucularına aktardığından hayranları gittikçe arttı. İlk önce bir kısım üst düzey Japon diplomatlar İslam’la şereflendi. Onların da gayretleri ile Abdürreşid İbrahim “Asya Gi Kay” adlı derneği kurdu. Bu derneğin amacı Uzakdoğu halkları arasında dayanışma ve yardımlaşma ve İslami davet idi. Başkanlığına da eski bir Samuray olan ve İslam’a girerek Ebubekir adını alan Japon diplomat Ohara getirildi.

Dernek Daito isimli bir de broşür çıkarmaya başladı. Öte yandan Tokyo’da bir cami için arsa alınarak yapımına başlandı. Bunlar Japonya’daki ilk İslam kıvılcımlarıydı.

KORE
Seyyahımız içinden hiç gelmese de planı gereği Japonya’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bindiği gemi 19.06.1909’da Kore’nin Pusan limanına vardı. Pusan kasabasında yaşadığı bir ilginç hatırayı burada derc etmek (eklemek) istiyorum. Yalnız burada şu hususa dikkat çekmek gerekiyor; Şark insanları umumiyet itibarıyla duygusal, mert, misafirperver, cesur, izzet-i nefs sahibi insanlardır. Bu topraklarda akıldan ziyade kalp hakimdir. Ve batı medeniyeti şenaat ve denaatleri (alçaklık ve fenalık) ile giremediği müddetçe de bu saf doku bozulmadan yüzlerce sene kalabilmiştir. Mesela Abdürreşid Efendinin izahatına göre “Eskiden Bir Koreli katiyen yalan söylemezmiş. Hatta bir adamın yalan söylediği ortaya çıkarsa babası evlatlıktan çıkarırlarmış.
Fuhuş eskiden hiç yokken bu on sene içinde o da başlamış ve ilerlemiş.” İnsan bunun gibi şeyleri duyunca bir düşünürün şu sözünü hatırlamadan edemiyor: “İnsanlığın en büyük düşmanları Avrupa’dan çıkmıştır.” Elhak doğru bir sözdür…

Şöyle diyor merhum seyyahımız; “Kayıkçı bizi vapurdan karaya götürdü. Ufak para bulunmadığından tabii olarak yarım yen verdim. Kayıkçı bizim parayı aldı, bir tarafa gitti. Ben dikkate almadım. Hepsi altı kuruş bir para. Gümrükten eşyalarımızı topladığım gibi rikşe(İnsanın çektiği bir ulaşım aracı) ile tren istasyonuna gittik. Trenin hareketine vakit varmış. Biz de biraz yemek filan yeyelim diyerek orada bulunan Japon misafirhanesine girdik. Misafirhaneden çıktığım zaman fukara bir adam bize dört kuruş kadar para veriyor. Dedim; “Bu ne parası?” “Kayıkçıya elli sin vermişsiniz, onun fazlası” İşte fıtri terbiye. Avrupalıların vahşi ve barbar tabir ettikleri şarkta (doğuda) neler var? Bir kere ehemmiyetsiz bir para sonrada o gümrük sahilinden trene kadar yirmi dakikalık bir mesafe. Kim arayacak, kim bulacak? Fakat Şark terbiyesi kul hakkına başka gözle bakar.”

ÇİN
Kore’de bir hafta kalan Abdürreşid İbrahim oradan trenle Çin’e yöneldi. Oradaki bazı izlenimleri şöyle; “Bugün bütün Çin’de-Türkistan Çin’i, Kansu, Şansi vilayetleri müstesna olarak- İslam’ın yalnız adı kalmış.” Maalesef Asr-ı Saadetten hemen sonra İslamla tanışmasına karşın yüzyılların getirdiği ilgisizlik ve kopukluk bu toprakları İslam’dan hayli uzaklaştırmış, Çin dinleri ile karışık bir hale getirmiş. “İslam tarihlerinde Çin Müslümanları hakkında hiçbir şekilde malumat yoktur. Zaten biz Müslümanlar öyle bir hale gelmişiz, ne mazimiz (geçmişimiz) malum, ne halimiz, ne istikbalimiz (geleceğimiz) .”

Bir de aynı ifadeleri Safahat’tan takip edelim;

“Çin’de, Mançurya’da din bir gelenek başka değil.
Müslüman unsuru gayet geri, gayet cahil.

Acaba meyl-i teali (gelişme arzusu) ne demek onlarca
“Böyle gördük dedemizden” sesi milyonlarca

Kafadan aynı tehevvürle (düşüncesiz hareket) bakarsın çıkıyor.
Arş-ı âmali bu söz tâ temelinden yıkıyor.

Görenek hem yalnız Çin’de mi salgın nerde
Hep Musab (uğramış) alem-i İslam o amansız derde.

Getirin mağrib-i Asya’dan bir Müslümanı
Bir de Çin surunun altında uzanmış yatanı.

Dinleyin her birinin ruhunu, mutlak gelecek
Böyle gördük dedemizden sesi titrek titrek.

Böyle gördük dedemizden sözü dinen merdud (kabul edilmemiş) .
Acaba saha-i tatbiki neden nâ mahdud (sınırsız)

Çünkü biz bilmiyoruz dini. Evet bilseydik.
Çare yok göstermezdik bu kadar sersemlik.”

Çin’de namazlar bile bir acayip hale gelmiştir; “Ah o biçare namazda okunan hutbe! Ben önce zannettim ki hutbeyi Çin lisanıyla okuyor da anlamıyorum. Sonra dikkat ettim, meğer Arapça okuyormuş. Sonra namaza kalktık. Burada okunan Fatiha, neuzu billah. Çok acı haller. Fatiha’nın tamamından “Alemin” ile “nestein” anlaşılabiliyor.”

“Fatiha, öyle Fatiha ki insanın tüyleri ürperir. O mübarek Fatiha suresi ağlıyordu. Neyse o gece zaten yorulmuş bulunuyordum. Uzun bir düşünce ile yattım. Uydum, bütün rüyalarım mübarek Fatiha suresi üzerinde geçti. Ah! Biçare İslamiyet, neler gelmiş başına? Milyonlarca Müslüman ne halde bulunuyor? Bunları düşünen rahat uyur mu?”

İşin daha acıklı tarafı bir Çinli Mollaya dedikleridir; “Çin’de ulema içinde sizden daha muktedir, sizden daha çok laf anlar bir adam görmedim. Ama ne yazık ki sizin de okuyuşunuzla namaz caiz olacak kadar değildir. Siz İbrahim Halebi’nin Zellet’ül Kâri (okuyucu hataları) meselesini bir kere daha iyice mütalaa ediniz. Kendi namazınızın caiz olmadığına kendiniz fetva verirsiniz.”

“Bu havalidekiler pek yaya kalmış dince
Öyle Kur’an okurlar ki sanırsın Çince.

Bütün adetleri ayin-i Mecusiye (ateşperest ayini) karib (yakın) .
Bir şehadet getirirler o da oldukça garib.”

Tabii bu yozlaşmış telakki ile kadınlarda tesettür kalkmış, kıyafetler Budistlere benzemiş, uyuşturucu iptila şeklinde yayılmış, pislik almış başını gitmiş. O derece ki Pekin’in pisliği için Abdürreşid İbrahim’in şu tespiti manidar; “ Bizim İstanbul’un en pis caddesi Pekin’in en temiz caddelerinden daha temizdir.” Tabii bu yirminci asrın başlarındaki Çin’in bir fotoğrafı…

Bir de Zavallı Çin halkının İngiliz, Fransız Alman ortak güçlerince 1900 senesinde elim bir şeklinde katliamına da değinmek gerekiyor. Batılı “hümanist” dostlarımızın yaptıklarını devamlı hatırda tutmak gerekiyor zira: “1900 senesinde Plâgovişçiki’de suçsuz Çinlileri Amur nehrine döktüler. Kız ve erkek çocuklarını, hatta hamile ve emzikli kadınları karnında ve kucağında bulunan çocuklarıyla beraber sürü sürü Amur nehrine attılar. Amur nehri üzerinde 3 km kadar bir mesafe insan cesedinden köprü haline gelmişti.” Bravo doğrusu şu batılılara. Bir de “yavuz hırsız” misali üste çıkmaları ve bizdeki batıcı entel cücelere ve saf halk yığınlarına yutturmaları yok mu?…

OSMANLI SEVGİSİ
Seyyahımız gezdiği yerlerin hepsinde Osmanlıya ve hilafete büyük bir bağlılık görür: “O da gariptir ki Müslümanlar her nerede olurlarsa olsunlar, hep Osmanlıların meftunu (aşık) ve dostu olup, hep kendi aralarında Osmanlıdan birkaç tüccarı görmek arzusunda bulunuyorlardı.”

“Yalınız hepsi de hürmetle anar namınızı
Hiç unutmam, sarılıp hırkama bir Çinli kızı

Ne diyor anlamadım, söyledi bir çok şeyler
Sonra meyus (üzüntülü) olarak ağladı, biçare meğer

Bana sultanı sorarmış da “nasıldır?” dermiş.
Yol yakın olsa imiş, gelmeyi isterlermiş.”

Maalesef ne Osmanlı ne de Cumhuriyet devlet ricali (adamları) bu büyük desteği görebilmişlerdir. Zira çoğu batı şarabıyla sarhoş bu insanların önlerini görmeleri zordur. Nerde kaldı onu görmek…Bakın Osmanlı konsolosluklarının haline: “Osmanlı konsolosluklarında ne oruç tutan var, ne namaz kılan var.”

HİNT ALT KITASI
Abdürreşid İbrahim 7 Ağustos 1909 tarihinde Singapur’a vardı. Bura halkı da kendisini büyük bir coşku ile karşıladılar. Adada bulunduğu müddetçe Müslümanlara ittihad-ı İslam (islam birliği) ağırlıklı vaazlar ve sohbetler yaptı, onları uyudukları uykudan uyandırmak istedi. Şii ve Sünni Müslümanlara yönelik şu ikazı hepimiz için biraz durup düşünmeyi gerektirmiyor mu?: “ Bin üç yüz sene önce geçmiş adamlara lanet okuyacağımıza bu saat bizim hayatımıza taarruz etmekte olanlara hiç olmazsa “ne yapıyorsunuz? ” dersek daha münasip olmaz mı?”

“Bin üç yüz sene önce vefat etmişleri biz diriltemeyeceğiz. O geçti. Oradan bahsedersek birbirimizin kalbini rencide etmekten başka bir netice vermez. Bugünkü ihtiyaçlarımızı düşünelim. Ve büyük düşmanlarımıza karşı şimdiki halimizi ve geleceğimizi düşünelim.”

Singapur’da parası bittiği için yolculuğuna devam edemiyordu. Ama durumu fark eden Müslümanlar biletini alarak onu Hindistan’a trenle yolcu ettiler.

Hind alt kıtası o sıralar İslam’ın en büyük düşmanı İngilizler tarafından idare ediliyordu.Abdürreşid İbrahim bu durumu şöyle açıklıyor: “Hindistan’da İngiliz zulmü tahammül edilecek gibi değildir.”

Yine şu tespiti önemli; “İngiltere devletinin elinde bulundurduğu arazinin bütün mahsulü sizin bildiğiniz gibi, yirminci asırda bundan yüz sene önceki mahsulüne nispeten yarıya düşmüştür. Hiç şüphe etmeyiniz, İngiltere devleti Hindistan’ı harap etmek için yaratılmış çekirgedir dersem hata değildir.”

İngilizler bu toprakları sömürmekle kalmamış Kadiyanilik ve emsali bir çok haşerenin türemesine de zemin hazırlamışlardır. “Hindistan esasen mezhep yuvasıdır” ve “Hindistan’da İngilizlerin paralarını kuvveti ile meydana gelmiş yeni yeni mezhepler pek çok olup hepsinden birer numune de Bombay’da bulunur.”

Gerçi “Hintliler eskiden beri esarete alışkın bir millettir. İngiltere hükümeti ne kadar zulmederse eder,bir Hindli yine ses çıkarmaz.” “Hindliler bu zilleti tamamıyla kabul ediyorlar. Değil avamı, belki Londra’da tahsil görmüş subayları da aleni olarak tahkirleri olduğu gibi kabul ediyorlar. Ben bir iki subay ile görüşüp sordum: “Niçin size İngiliz subayları ellerini vermiyorlar? Ve niçin maaşlarınız müsavi (aynı) değil? Buna nasıl tahammül ediyorsunuz? Dediğimde ne cevap verirlerse beğenirsiniz?: “İngilizler sahiptir (efendi) ” cevabını veriyorlar.Biliyorsunuz ki, Hindistan’da ‘Sahip’ deme ‘efendi’ demektir. Bir İngiliz kim olursa olsun, amele olsun, Hindlilere efendidir.”

Hindistan’da İngilizlerin katliamları da insanı ürpertici cinsten. Sadece bir tanesine kısaca yer verelim. 1857’de Guvanpur şehrini topa tutarak otuz bin insanı öldürmüşler; bir kısmını diri diri Ganj nehrinde boğarak ve bir çok alimleri de yine diri diri gaz döküp ateşte yakarak yok etmişlerdir. Abdürreşid İbrahim anlatıyor: “ Silahsız biçareleri evlerinden alarak takım takım biner adamı birden topa tutmuşlar. Bu vahşetleri icra ettikleri zaman medeni generaller kahkahalarla gülerlermiş. Bilhassa büyük alimleri ateşe attıkları vakit generallerden birisi ellerini çırparak alkışlar, boğula boğula güler, sesi çıktığı kadar bağıra bağıra çırpınır, adeta sevincinden çıldırırmış. Ben ne zamanki o halleri gözleri ile gören ihtiyarlardan dinledimse, yarım asır sonra söylendiği halde o vahşetten kan ağlamamak mümkün değildi. Hele Mevlevi Can Muhammed Şah Merheti Sahip cenaplarından dinlediğim zaman ister istemez gözlerimden yarım saat yaş dökülmüştü. Kendileri yetmiş beş, belki daha yaşlı, hem bembeyaz sakalla kafasını sallayarak: “Otuz bin adamı zulmen öldürdüler, onlardan bin kişisi alimlerdi” dediği zaman sakallarından gözyaşları burçak burçak yuvarlanıyordu.”

Onun nihai görüşü şöyledir-ki İstikbal fiilin onu tasdik etmiştir-: “Hindistan’da hiç şüphe yoktur ki, İngilizlerin yerleri daha çok sarsılacaktır.”

İngilizler Abdürreşid İbrahim gibi bir ismin bu topraklarda bulunmasından son derece rahatsız oldular, onu taciz ettiler, nezarete attılar, peşine casuslarını saldılar. Mesela bu casuslardan birisinin kendisini takibini şöyle anlatır: “Gece yarısından sonra saat üç sıralarında tren Bombay durağına geldiği zaman bizim haşerat uyumakta idi. Ben de hemen vagondan indim. Yoluma devam ettim. Büyük cadde ile İslam mahallesine gitmekte iken kasaphane hizasında haşerat koşarak benim arkamdan yetişti. Sokak da gayet tenha. Beni tutacak olmuştu. Orada bir yumruk yuvarladım. Bir daha, bir daha, o düdük çalarak geriye doğru yollandı. Ben orada Ömer Efendinin bulunduğu Şahcihan oteline girdim. Artık bir daha ne o beni gördü, ne ben onu. İşte İngilizlerin misafirperverliği.”

“Hindi baştan başa gezmekti muradım, lakin.
Nerde olsam beni takibi yüzünden polisin.
Takatım bitti de vazgeçmede muztar kaldım.
Kaldım amma yine her mahfile (toplantı yeri) az çok daldım.”

Hindistan’da daha fazla kalmasının tehlike arz etmesi üzerine 7 Ekim 1909’da, yanında Japon mühtedisi (hidayete ermiş) Ömer Yamaoka olduğu halde Bombay’dan gemi ile Hicaz’a hareket etti…
——————–
İSTANBUL’A DÖNÜŞ
1910 yılında Haccını ifa eden Abdürreşid efendi Hicaz demiryolu ile Beyrut’a oradan da gemi ile İstanbul’a geldi. Hariciye nezaretine (Dış İşleri Bakanlığına) Osmanlı vatandaşlığına geçmek için bir dilekçe verdi. 1912’de Osmanlı vatandaşlığına kabul edildi.

İstanbul’a geldikten sonra Sırat-ı Müstakim dergisi idarehanesinin düzenlediği konferanslara katıldı. Bursa ve İstanbul’da tertip edilen samimi konferansların konusu Alem-i İslam’ın durumu idi. Çok yoğun bir ilgiye mazhar olan bu dertleşmelerle ilgili İslam Şairi Mehmed Akif bey şunları yazıyor: “Zaten hazretin meclisi de öyle değil mi? Binlerce huzzara (hazırda olanlar) karşı îrad ettiği hutbelerde memleketine mahsûs şive ile İstanbul şivesini mecz eyleyerek (birleştirerek) , hiç bir parlak cümleden, mutantan bir terkîbden imdat istemeyerek gayet açık bir lisan ile yürüttüğü mülâhazat (düşünceler) cemaati meshur ediyor (sihirliyor) ; namütenahi (durmadan) söylese insanın namütenahi dinleyeceği geliyor.”

İstanbul’da Sultanahmet, Ayasofya, Şehzadebaşı camilerinde vaaz tarzında yapılan bu konferanslara en az beş bin kişi iştirak etmiş, cemaat dışarılara taşmıştır. Bu konferanslarda Abdürreşid bey halka “Sibiryalı Meşhur Seyyah-ı Şehir” veya “Hatib-i Şehir” diye takdim ediliyordu. Akif bey bu konferanslardan birini şiirleştirmiş ve “Süleymaniye Kürsüsünde” adıyla neşretmiştir. Bu şiirinde Abdürreşid İbrahim’i şöyle tavsif eder (vasıflandırır) :

“Kimdi kürsüdeki bir bilmediğim pir amma
Hiç de bigane değil kalbe o cazip sima.
Bembeyaz lihye-i pakiyle (temiz sakalıyla) beyaz destarı n(sarığı)
O mehib (heybetli) alnı, o pek munis olan didarı (yüzü) ,
Her taraftan kuşatıp bedri (dolunay) saran hale gibi,
Ne şehamet (yiğitlik) , ne melahat (yüz güzelliği) veriyor ya Rabbi.
Hele gözler iki mihrak-ı semavidir (gökten gelen yakıcı nokta) .
Bir şuaıyla alevlendiriyor idraki.
Ah o gözlerden inen huzme-i nurânurun,
Bağlı her târ-ı füsunkarına (büyüleyici iplikğine) bin ruh-i zebun (aciz ruh) ”

İstanbul’da Sultanahmet civarında bir eve yerleşen bu büyük dava adamı yine boş durmadı. Tearüf-i Müslimin adıyla bir dergi çıkardı. Adından da anlaşılacağı gibi bu dergide Müslümanların birbirini tanımasını, dertlerini öğrenmesini ve bir uhuvvetin (kardeşliğin) teessüsünü hedef alıyordu. Diğer yandan merhum Eşref Edip beyin gayretleri ile ”Alem-i İslam” adlı hatıratı İstanbul’da basıldı ve adeta kapışıldı. Bunun bir sebebi de Mehmed Akif’in şu ifadelerinde gizliydi; “Vakıa Abdürreşid’in bu seyahatnamesi insana o kadar keyif vermiyor. Çünkü bir çok acı hakikatleri olanca acılığıyla, olanca üryanlığıyla (çıplaklığıyla) gösteriyor, şarkın emrâz-ı içtimaîsini (sosyal hastalıklarını)ortaya döküyor. Lâkin hastalık bütün a’râzıyle, edvârıyle (zamanlarıyla) meydana çıkmalıdır ki müdâvatı (tedavisi) kabil olsun, esbabı (sebepleri) bertaraf edilebilsin.”

Yeri gelmişken, Akif’le aralarında derin bir dostluk kurulduğunu da söyleyebiliriz. Bir gün dev şaire şöyle demiştir: “Ah Akif! Ne yapayım ki senin kalpleri tutuşturan şiirlerine can verecek yaşta değilim. Yirmi sene evvel bunları yazmış olsaydın kim bilir bunlar bana daha ne kadar kuvvet verecekti. Bütün Asya’yı, Afrika’yı gezdim, senin gibi bir şair görmedim. Sen bütün Asya’yı, Afrika’yı dolaşmalısın. Buzlu steplerde, kızgın çöllerde yaşayan Müslüman akvamın (halkların) ahvalini yakından görmelisin. Senin şiirlerin ilkbaharın feyzi gibi donmuş ruhlara yeniden hayat verir. Sen onları görmelisin, onlar seni görmeli dinlemeliler.”

Akif’in yakın dostu merhum Eşref Edip Fergan bey bu dostluk ve etkileşime şöyle parmak basıyor: “Üstadın Süleymaniye Kürsüsünde söylettiği zat. Onun Müslümanları irşad hususundaki himmet ve gayretlerine meftun..Üstad bu çok ateşli hatibi Süleymaniye kürsüsünden söyletti. Müslüman milletlerin musab oldukları hastalıkları onun lisanıyla teşrih etti (açıkladı) . Üstadın bazı şiirleri üzerinde Abdürreşid’in çok tesiri olduğunda şüphe yoktur. Bilhassa Safahat’ın ikinci kitabı(Süleymaniye Kürsüsünde) tahlil edilirken bu noktayı nazar-ı dikkate almak lazımdır.”

Abdürreşid İbrahim herhalde bu sıralar Bediüzzaman hazretleri ile de tanışır ve dost olur. Muhterem Mehmed Kırkıncı Hocaefendi hatıratında merhum tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’nın şu hatırasını naklediyor: “Türkistanlı meşhur seyyah, büyük bir İslam alimi ve mücahidi olan Abdürreşid İbrahim Dar-ul hilafet olan İstanbul’a geldiğinde Bediüzzaman hazretlerine misafir olmuştur. Abdürreşid bey çok iri, babayiğit biri idi, yemesi, içmesi fevkalade idi. Üstad ise az yer, üç bardaktan fazla çay içmezdi. Abdürreşid İbrahim bey tahminime göre yirmi bardaktan fazla çay içti. Üstad da onu yalnız bırakmadı. O çay içmeyi bitirinceye kadar Üstad da onunla beraber çay içti.”

Bediüzzaman hazretleri Abdürreşid İbrahim’den aldığı bilgileri zaman zaman eserlerinde nakletmiştir. Mesela 1910’da Şam’da verdiği meşhur hutbede naklettiği şu malumat gibi; “Hattâ, Rus’u mağlûp eden Japon Başkumandanının İslâmiyet’in hakkaniyetine şehadeti de şudur ki: “Hakikat-i İslâmiyet’in kuvveti nispetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslâm temeddün edip (medenileşip) terakki ettiğini (geliştiğini) tarih gösteriyor. Ve ehl-i İslâm’ın hakikat-i İslâmiyede zaafiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedennîye düştüklerini ve hercümerç (karışıklıklar) içinde belâlara, mağlûbiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor. Sair dinler ise bilâkistir (aksinedir) . Yani, salâbet ve taassuplarının zaafiyeti nispetinde temeddün ve terakki ettikleri gibi, dinlerine salâbet (direnç) ve taassuplarının kuvveti derecesinde de tedennî ve ihtilâllere maruz kaldıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiş. ”

TRABLUSGARB’DA
1911 senesinde İtalyan’ların Libya’ya ansızın saldırması üzerine Abdürreşid İbrahim hemen Trablusgarb’a, cepheye gitmeye karar verdi. O sırada 54 yaşındaydı. Yerinde duramıyordu; “Şaşkınlıklar zail (yok) olur olmaz herkes dar-ül harbe gitmeye başladı. Ben de duramadım, bir ateştir kalbimi kapladı. Gitmeden rahat olmazdım. Vakıa ben yaşlıyım, benim elimden bir şey gelmez. Fakat, hiç olmazsa cihad edenlere su vermeye yararım.”

Evvela gemi vasıtasıyla Mısır’a gittiler. İngiliz işgali altındaki bu ülkeden bedevi kıyafetleri içinde deve kiralayarak hayati tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından Libya’nın Sollum şehrine ulaştılar. Buradan da şiddetli çatışmaların sürdüğü Derne’ye vardılar.

Seyyahımız çeşitli cephelerde bulundu. Bir avuç Osmanlı subayının ve Libyalı kardeşlerimizin tek vücut halinde dasitani (destansı) direnişi onu çok sevindirdi. Özellikle de Enver Paşa’nın çalışmaları; “Enver Paşa Hızır gibi herkesten önce yetişti, en büyük vazifeyi o gördü. Yoktan bir ordu teşkil ederek büyük ve şanlı milletimizin namus ve şerefini bütün cihana tanıttı. Milyonlarca Arabın kalbinde Paşalık unvanını aldı.”

Trablusgarb’ta beş ay kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. Burada Trablus savaşı ile alakalı verdiği konferanslar büyük ilgi gördü.

BALKAN HARBİ
1912 yılında başlayan Balkan savaşı ve akabinde serhat şehri Edirne’nin düşman çizmesi altına girmesi üzerine Abdürreşid İbrahim o sıralar çıkardığı ve Alem-i İslam’a gönderdiği “İslam Dünyası” adlı dergide bu toprakların kaybedilmemesi için bütün dünya Müslümanlarını cihada çağırdı. Her tarafta maddi yardım ve gönüllü toplanmaya başladığı haberleri geliyordu. Japonya’da Edirne’nin düşüş haberini bazı gazeteler siyah çerçeveler halinde halka duyurmuşlardı. Bu hadise de bu büyük zatın Japonya’da ülkemiz adına oluşturduğu kamuoyunun büyüklüğü hakkında bir fikir vermektedir.

CİHAN HARBİ – DÜNYA SAVAŞI
Birinci Dünya Savaşında da yine onu hep değişik yerlerde görüyoruz. Mesela bir defa Enver Paşa ile birlikte Doğu’da askerlere moral veriyor, diğer yanda Rus saflarındaki Müslüman askerlere propaganda yapıyordu.

Bir ara Almanya’ya giderek Müslüman esirler arasında dolaştı. Esir kamplarında verdiği vaazlarla onları halifenin safında çarpışmaya ikna etti. Bu esirlerden “Asya Taburu” adı verilen bir tabur oluşturularak Irak cephesinde İngilizlerle savaşmaya gönderildi.

1912 yılında Osmanlı vatandaşlığına giren Abdürreşid İbrahim savaş sırasında ve sonrasında Teşkilat-ı Mahsusa (istihbarat teşkilatı) adına bazı vazifeleri de yerine getirdi.Bunlar genelde Rusya Türkleri ile ilgili görevlerdi. Bu arada Avrupa’da katıldığı konferans ve toplantılarda her fırsatta mazlum Rusya Müslümanlarının sesi soluğu oldu. Bu sıralar Stockholm’de kurulmuş olan Rusya’daki Yabancı Milletler cemiyetinde Rusya’daki Müslümanların temsilciliğini yaptı.

RUSYA’YA DÖNÜŞ
Savaşın bitiminden sonra 1918 yılında memleketini ziyaret niyetiyle İstanbul’dan ayrıldı. Bu seyahatinde de Rusya’daki Bolşevik devriminin oturma sancılarını ve devletsizliğin ve anarşiliğin ürperticiliğini bütün çıplaklığıyla gördü.

Bu hatıralardan bir kısmını da kısaca nakletmek istiyorum. Maalesef bizim gibi dolduruşa getirilen ülkelerde nice genç nesiller o Ekim devrimi hülyaları ve masallarıyla yıllarca kandırıldılar. Onu bir de bizzat yaşayanlardan dinlemek lazım ki ne ürperticidir. Bu konuda “Komünizmin Kara Kitabı” adlı eseri ve merhum Şevki Bektöre’nin “Volga Kızıl Akarken” adlı hatıratını bilhassa tavsiye ederim. Evet Hasan Cemal’in dediği gibi; “Yalnız Mina Urgan, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali gibi Türk aydınları değil, pek çok Batılı aydın da bir düşün peşinden yuvarlandı gitti.”

İşte Abdürreşid İbrahim beyin bazı tespitleri: “Trenler görülecek bir şeydi. Ne saat hareketleri malum nede ayakta duracak bir mahal mevcuttu. İki gün iki gece İstasyon taşları üzerinde fırsat bekledim. Ve nihayet semt-i hareketi malum olmayan (hareket yeri belli olmayan) bir trene iltica ettim. Trene girdikten sonra anladım ki benden başka bileti hamil (alan) kimse yoktu. Meğer buna hiç lüzum yokmuş. Rusya inhilal etmiş.(dağılmış)

On saat kadar iğne atsan yere düşmez bir trende işkenceli bir yolculuktan sonra Baltof şehrine gelen merhum, daha sonra Ukrayna’nın merkezi Kiev’e vasıl olur. Burada şehre giren Bolşevik güçlerinin müthiş bir katliamına tanık olur; “ İki gün sonra da bir katliam başladı. Dört-beş bin kişi itlaf edildi. Hiç unutmam bir gece Ferid beyin evinde toplanmıştık. Gece yarısı ben camiye avdet ediyordum (dönüyordum). Gayet şiddetli bir infilak meydana geldi. Ertesi sabah da gördük ve öğrendik ki Çarlık taraftarlarından tevkif edilen üç yüzü mütecaviz (aşkın) şahsın şahsın hapsedildiği müze daire mevkuflarla beraber berhava edilmiş (havaya uçurulmuş).”

Bir ay Kiev’de kalan Reşid Kadı, daha sonra ailesini almak üzere Almanya’ya gider. Almanya’da devletsizlikten tam bir terör esmektedir; “Nisanın yedinci günü Berlin’in kuzey kısmındaki Aleksandr meydanında Spartaküslerin kanlı bir mücadelesine gözlerimle şahit oldum. Bunlar mevki polis merkezini basarak 63 polisi, kulak ve burunlarını kesmek ve gözlerini oymak suretiyle katlettiler.”

Anarşinin hüküm ferma olduğu bu yerlerden bin bir müşkülatla ailesi ile birlikte Rus topraklarına girebildi. Rusya’nın durumu içler acısıydı. Her türlü vahşet ve devlet terörü ortalıkta cirit atıyordu; “Bolşevikler ağlayanlara karşı bir Rus darb-ı meselini(atasözünü) der hatır ettiriyorlardı; “Moskova, gözyaşlarına itimat etmez.” Ve bu sözü müteakip kuvvetli bir kahkaha ile bedbaht muhataplarına ikinci bir yara açıyorlardı.

…Moskova’dan Petersburg’a gittim. Eskiden tanıdığım bu şehri bu defa tanıyamadım. O tertemiz şehir sanki bir yangın yeri veya muharebe meydanı olmuştu. Tek bir çöp bulunmayan sokakları hayvan leşleri ve insan enkazı ile dolu idi.”

Bir müddet sonra memleketi Tara’ya döndü; “Hemen biri erkek diğeri kızlara olmak üzere iki mektep açtık. Halktaki bilim arzusu hadd-ül gayede (son sınırda) idi. Yaş mevzu-i bahis olmaksızın bütün şehrin Müslüman erkek ve kadınını ailemle birlikte tedris ve talime başladık. Bolşevikler bizim medreselerimizi kaldırıyorlar, kapatıyorlardı. Biz sükunetle mücadele ettik. Bolşevikler bir aralık dini ve fenni münazaralar yaptılar. Leh ül hamd muvaffak olduk. İki sene Tara’da kaldım.”

ÇİN TÜRKİSTAN’INA SEYAHAT
Abdürreşid İbrahim yine yerinde duramadı ve yanında oğlu olduğu Uygur diyarına doğru yola çıktı. Burada da büyük iltifat ve ikramlarla karşılaştı; “Azami derecede yaptıkları ikramın başlıcası Türkiye’den gelmekliğimizden neşet ediyordu. Mevizeler irad ederek (vaazlar vererek) memleketi dolaşmaya başladık. Ahali-i İslamiye yalnız bir şeyden son derece muzdarip bulunuyordu. O da Sakarya’ya ve Ankara yakınlarına Yunanlıların gelmesi idi.”

Kurtuluş savaşının kazanılması her yerde olduğu gibi Türkistan’da da çok büyük bir sevinçle karşılanmıştı; “Hemen camiye koştum. Yüzlerce muvahhidin sevinç gözyaşı dökerek Rabbülalemine münacatta bulunuyor, secde-i şükrana kapılıyorlardı.” “Herkesin ağzında; “Halife ordusunun ve onun vekili Gazi Mustafa Kemal’in ismi dolaşıyordu.”

RUSYA’DAN TEKRAR AYRILIŞI
“Türkistan-ı Çini’ye” yaptığı seyahatten dönen Abdürreşid Efendi, Kremlin’deki idarecilerle(Lenin, Stalin vs) yakın ilişkiye girerek onların şerrinden Türk halkının zarar görmemesine çalıştı. Ama Bolşevik idarenin gittikçe Rus şovenizmine dönüşmesi ve iyice kanlanması üzerine Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldı. Türkiye’ye iltica edip Konya’nın Cihanbeyli ilçesinin Böğrüdelik köyüne yerleşti.

Ama dediğimiz gibi onun gibi bir entelektüelin bir köy hayatına sıkışıp kalması mümkün değildi. Onu yine bu gönüllü sürgün döneminde(1925-1933) İslam dünyasının problemlerini dile getiren eserler kaleme alırken, Türkiye’nin değişik illerine ve Mısır, Hicaz gibi yerlere seyahat ederken görürüz.

Mesela 1925’in son günlerinde onu Anadolu’da görüyoruz. Merhum Tahir-ül Mevlevi, hatıratında Ankara İstiklal mahkemesinde yargılanmak üzere trenle İstanbul’dan giderken bir durakta onunla karşılaştıklarından bahsetmekte; “Tren İzmit’e bir müddet durdu. Yolculardan bazıları vagonlardan inip lokantaya gittiler. Bizim için imkan olmamakla beraber hacet de yoktu. Akşam üstüne doğru duraklardan birinde Tatar seyyahı, meşhur Abdürreşit efendi bizim vagonun önüne doğru gelmişti. Nazarlarımız karşılaştı. Göz ile aşinalık, elleri ile dua işaretinde bulundu. Adamcağızın halimizden müteessir olduğu belli idi Allah razı olsun. ”

JAPONYA HİCRETİ
Türkiye’de ailesi ve dostları arasında güzel günler geçirmesine rağmen onun aklı fikri İslami hizmetlerinin ilk tohumlarını attığı Japonya’daydı. Ona göre eğer Japonlar İslamı kabul ederlerse dünya Müslümanları Japon imparatoruna biat eder ve yeni hilafet merkezi Japonya olabilirdi.

1933 senesinin Ağustos ayında İstanbul’dan yola çıkan bu yaşlı arslan 12 Ekim’de Tokyo’ya vardı. Japonya halkı onu büyük coşku ile karşıladı. Japon basını da büyük ilgi göstererek, kendisi ile Müslüman dünyasını durumu ile ilgili çok sayıda röportaj yaptılar. (Not; Alem-i İslam’ın ilk cildinde anlattığı gibi Tatar halkının Japonlara çok özel bir sevgisi vardı. Japonlarda da bu sevgi Tatar milletine karşı bulunmaktaydı. Sayın İlhan Mansız’a Japonya’da duyulan ilgi de bunun da rolü olsa gerektir. O da Eskişehir’e yerleşen bir Tatar ailesinin evladıdır.)

Japonya’da hızla İslami hizmetin başına geçen Abdürreşid Efendi Tokyo’da bir büyük camii açılmasına vesile oldu ve buranın fahri imamlığını yaptı.(1937) İslam dininin Japon idaresi tarafından resmen tanınmasını sağladı. Bu ülkede yaşayan Tatar halkının sorunlarını çözmekle uğraştı. Sesi kesilinceye, elinden kalem düşünceye kadar İlâyı kelimetullah için çaba gösterdi ve arkadan gelen bizlere bir Müslüman’ın azminin neler yapabileceğine şanlı bir örnek oldu.

VEFATI
Ve nihayet 17 Ağustos 1944’de arkasında büyük bir iz bırakarak, güzel bir insan olarak beka diyarına göç etti. Bu onun son seyahatiydi.. Vefatı gerek İslam dünyasında, gerekse ikinci vatanı bu şirin ülkede büyük üzüntü ile karşılandı. Japon devlet radyosu ve diğer basın organları tarafından bu elim haber her yere duyuruldu. Cenazesine iştirak etmek isteyenlerin çokluğu üzerine üç gün bekletildikten sonra büyük bir törenle toprağa verildi.

Cenab-ı Hakk onun azminden, gayretinden, hamiyetinden bir nebze olsun bize de lütfetmesi dua ve recalarımızla kendilerine Mevla’dan sonsuz rahmetler dileriz. Bu gün o Tokyo’da “bir tapu senedi” mesabesindeki mezarında bizden gayret, fedakarlık, feragat, beklemektedir. Tıpkı emsali büyüklerimiz gibi…

FİKİRLERİNDEN BİR DEMET
***Kendisi gibi bir seyyah olan İbn-i Batuta için şunu diyor; “Rahmetli çok büyük hizmet etmiş. O zamanda bu kadar hizmet harikalardan sayılsa değeri vardır.”

*** “Bir adam hep hayır sahibi olamaz. Ve bir adam hep fena da olamaz.”

***Zamanının modernistleri hakkında şunları yazmakta; “Zamanımızın alimleri, bilmem dünyanın nesi zannolunan Cemaleddinler, Abduhlar, Nedimler hiç şüphesiz o esaretin kurbanı olarak inhirafa (bozulmaya) mecbur olmuşlardır. Daha biraz açık söylemek icap ederse , bugün mevcut olan sarıklılardan çoğunun batı felsefesi karşısında mağlup olarak , geri dönüşe mecbur olmaları yine o fikir esaretinin kötü neticesi olarak, İslam felsefesinden mahrum olmalarındandır.”

***”İslam garip olarak dönecek” hadis-i şerifini tekrar eder de, hadis-i şerifin son cümlesini hatırlamayız. Halbuki sonu “O gariblere ne mutlu! Onlar insanların bozduklarını ıslah ederler, düzeltirler” Her ne sebeptense, biz hep ümitsiz tarafını hatırlamakla müptela oluyoruz. Hadisin sonunu söyleyen bir Müslüman bulunamıyor. ”

Mehmed Akif merhum da bazı tembel hocaların bu hadisi delil göstermelerini şöyle tenkit ederek , onları şöyle konuşturur;

“Memleket mahvolacak, mahvolmayacak..Baştakiler
Düşünürler onu, mevcut ise bir çare eğer.
Gelelim dine, ne mümkün çalışıp kurtarmak?
Bede- ed- dinü gariben (din garib başladı) … sözü elbet doğru çıkacak. ”

*** “Cehaletin neticesi hacalettir.” (utanma)

*** “Fikir ihtilafı her zaman olmuş, olacak ve olmalıdır.”

*** “Yabancı memleketlerde gezen seyyahların bilgileri hiçbir vakit tam olmaz.”

*** “Japonlarda ve Çinlilerde otuz altı bin hiyeroglif şeklini muhafaza için cemiyetler kurarlar. Japonya’da Hiyeroglif Muhafazası Cemiyetinin bir buçuk milyon üyesi vardır. İşte milletler birbirinden bu şekilde ayrılırlar. Milli hamiyet nedir? O da bu bizim ufak sandığımız şeylerde ihtimam göstererek ortaya çıkar, şarlatanlıklarla değil.”

***Bizde nedendir, din ve şeriat hainleri her zaman din perdesi altına girmeyi daha uygun bulurlar.

*** Yazıklar olsun ne hale geldik. Değil yabancıları davet etmek, aksine gençlerimizi Müslümanlıktan nefret ettirmek ufacık bir bahane ile ceddinden Müslüman olan kardeşlerimizi kafir ilan etmek adeta ulemamızda sanat oldu.”

***Batılıların İslam dünyasında açtıkları kolejler hakkında görüşü; “ Bunlar ve benzerleri Osmanlı ülkesinden yabancılar tarafından açılmış mekteplerin hiçbirisi bizim hayrımıza açılmadığını anlamayan bir tek müslümanın bulunacağını zannetmem.”

“Er yiğit sözünün sahibi olur. Sözüne sahip olmayanlar isteklerinden devamlı mahrum olurlar.”

-KAYNAKLAR- 

1-Abdürreşid İbrahim- İsmail Türkoğlu-Diyanet Vakfı Yayınları-Ankara-1997

2-İslam Ansiklopedisi- Cilt-1-İFAV Yayınları-İst-1988

3-İslam Dergisi- Sayı: 10-11(Hızaloğlu Mustafa Zihni)-1958

4- Mehmed Akif Külliyatı-İ. Hakkı Şengüler-Hikmet Neşriyat

5- Safahat-M. Akif Ersoy-Tertip: Ömer Rıza Doğrul-İnkılap ve Aka Kitapevleri-İst- 1966

6-Safahat-Neşre Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ- Çağrı Yayınları-İst-1999

7-Alem-i İslam(2 cilt)-Abdürreşid İbrahim-(Hazırlayan: Mehmed Paksu)-Yeni Asya Yayınları- İst: 1987

 

8-Matbuat Alemindeki Hayatım Ve İstiklal Mahkemeleri- Tahir-ül Mevlevi- Nehir Yayınları- İst: 1991

9-Hayatım, Hatıralarım- Mehmed Kırkıncı-s:203-Zafer Yayınları-İst-2004(1. Baskı)

10- Dağarcık-2-Mustafa İslamoğlu- Denge Yayınları-İst-1998

11- Muhâkemat- Said Nursi-Sözler Yayınevi- İst-2000

12-Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar-M. Ertuğrul Düzdağ-İFAV Yayınları-İst:1987

13- Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım-Hasan Cemal-Doğan Kitapçılık-İst-1999

Salih Okur
——————

(*) 1905’te Rus –Japon savaşında deniz muharebelerinde Rus donanmasını tersyüz eden ünlü Japon amirali.
*** Süleymaniye Kürsüsünde adlı şaheserde Mehmed Akif’in konuşturduğu vaiz; Abdürreşid İbrahim’dir.
  

 

Degerli Kardeslerim, seneler önce 50 kardesimize arada mektub gönderirdim. Sonra bu durumu terkettim. Bugün size bu mektubu göndermeyi arzu ettim.

Muzaffer Alev  Kopenhag  www.esir.webbyen.dk    www.islamidavet.wordpress.com

Degerli Kardeslerim, bu sene yazin Türkiyede Merzifon’da 2 aylik iznimde okudugum kitaplardan ikisini sizlerede tavsiye ediyorum. Okumak icin cevrenizden temin edemezseniz satin almanizi rica ediyorum.

1. kitap :   ”Endülüsten ispanyaya”  Diyanet isleri teskilati nesretmis. ince bir kitap. Arap-berberi meselesi ayni bu gun ki Türkcülük – Kürdcülük meselesi gibi. Malumunuz Büyük Osmanli ecdadimiz Türkcü veya Kürtcü degildi. Sadece samimi müslümandi. Büyük Selcuklu’yu ve Büyük Osmanliyi yikmak icin haclilar hep calistilar. Sonunda basardilar. Araplar ispanya’ya geldiginde ispanya da sadece birkac tane papaz okuma yazma biliyormus. ispanyollar ve avrupalilar cok cahilmis. 800 senelik Arab hakimiyeti sirasinda  ispanyollarin %50 si müslüman olmus. Yazar diyor ki:

- 800 senelik Endülüs islam medeniyeti yikilmadan 20 sene evveli deselerdi ki Endülüste 20 sene sonra hic müslüman kalmayacak, kimse inanmazdi.

Dünya müslümanlarinin simdi ayni durumda olduklarina inaniyorum!

Endülüsten ispanyaya kitabi:   http://www.idefix.com/kitap/endulusten-ispanyaya-sempozyum/tanim.asp?sid=XLH5DYED814U8VI5K1PF

2. kitap :    “Aciklamali Mehmet Akif Külliyati”   10 ciltlik cok güzel bir kitap serisi, bilhassa son cildini ilk olarak okumanizi tavsiye ederim.  :  Büyük Osmanli Ecdadimizi tanimamiza yardim edecektir.

http://urun.gittigidiyor.com/MEHMED-AKIF-KULLIYATI-Aciklamali-10-CILT-TAKIM_W0QQidZZ23970750

http://www.nadirkitap.com/aciklamali-mehmed-akif-kulliyati-10-cilt-takim-kitap699374.html

http://www.google.dk/#hl=da&q=aciklamali+mehmet+akif+k%C3%BClliyati&aq=&aqi=&aql=&oq=aciklamali+mehmet+akif+k%C3%BClliyati&gs_rfai=&fp=868d2f6dea423984

http://www.google.dk/#hl=da&q=%22aciklamali+mehmet+akif+k%C3%BClliyati%22&aq=f&aqi=&aql=&oq=%22aciklamali+mehmet+akif+k%C3%BClliyati%22&gs_rfai=&fp=868d2f6dea423984

Risale Haber’in bir haberine yazdigim ziyaretci mektubu;

Türkiye deyince akıllara Said Nursi geliyor :

 

Allah islam’i Korusun: 

http://www.risalehaber.com/news_detail.php?id=88010

Tubanur Kardesim, acizane bende 1963 ten beri nur davasinin icindeyim. istanbul ve ankara da üstadimizin bazi son talebelerinin yaninda bulundum. 40 senedirde Kopenhagdayim.
Sizin icinde bulundugunuz durum Abdurresid ibrahim’i hatirlatti bana:

http://www.davetci.com/d_biyografi/biyografi_abdurresidibrahim.htm )

Yeni Asya Yayinlarinin nesrettigi “islam Alemi” (alem i islam) kitabini 25 sene önce okudugumda, Büyük Osmanli alimi Abdurresid ibrahim’e hayran olmustum.

Japon ilim adamlari Abdurresid Ibrahim’in konferenslarina cok ilgi gösteriyorlardi. Büyük salonlari dolduran Japon Profesörler Abdurresid ibrahim’i dikkatle dinliyorlar ve cok alkisliyorlardi.  Sonralari hissettim ve anladim ki Japonlar bunu Japon-Cin savasinda, Osmaliyi Cin’e karsi kullanmak icin yapmislar!

Sevgili Peygamberimizden beri Arab Kardeslerimiz, Büyük Selcuklu ve Osmanli ecdadimiz (1000 sene) islamin bayraktarligini yapmis. Hilal hacli kavgasi hic bitmemis.

Bu günki durumda ayni. Bütün dünyada ki müslümanlar 90 senedir esir ve Esir müslümanlar, esirlikten kurtulmak icin cirpiniyorlar. Haclilar ve siyonistler gizli tiyatro senaryolariyla islami yok etmek icin gizli ve acikca savasiyorlar!
Muzaffer Alev Kopenhag   www.esir.webbyen.dk

*ABDÜRREŞİD İBRAHİM ( 1857-1944m. )

     Salih Okur

TAKDİM“Bir Abdürreşit gibi, evine veda edip, çıkıp gitmeli. Ve bir daha da gelmemeli. Eğer bugün Asya’da irşad adına üç bin tane, dört bin tane insan gidip; ölür, geriye gelmezse, Asya’da kırk milyon insan dirilir.” (***)20. yüzyılda İslamın derdini bütün ağırlığınca sırtında hisseden bir çok kamet vardır. İkbal, Mehmed Akif, Bediüzzaman, Hasan el Benna vs…Bunların arasında başdöndürücü aksiyonuyla büyük dava adamı Abdürreşid İbrahim’i en başlarda saymak gerekecektir.Trablusgarb’tan Tuva’ya, Cava adasından Mançurya ve Japonya’ya kadar koskocaman bir coğrafyayı canla başla, demir asa elde, demir çarık ayakta adım adım gezerek İslam kardeşliğini soluklayan, İttihad-ı İslamı (islam birliğini) haykıran, İstanbul’daki bir müminin Singapur’daki kardeşinin acısını hissetmesine vesile olan, insanları insanlığın evrensel değerlerine; yani fıtrata, yani Hak dine, yani kendilerine davet eden bu büyük mollayı anlatmak gerçekten çok zor… Çünkü hızına yetişemiyorsunuz…Şu anda bütün dünyada hoşgörünün buketlerini taşıyan mutluluk sakalarının da (su taşıyıcıları) bir bakıma piri kabul edebileceğimiz Kadı Abdüreşid’i rahmet ve minnetle anıyor ve büyük muhacir Nebi’nin(ASM) şu inci mercan sözünü hatırlatıyoruz: “İnsanın ölmesiyle her ameli kesilir; ancak Allah yolunda mücahede edenin ameli, bundan müstesnadır: Onun ameli, kıyamet gününe kadar nemalanır ve kabir fitnesinden de emin kılınır.” (Tirmizi, Ebu Davud)RUS ÇİZMESİ ALTINDA
Abdürreşid İbrahim Rus yayılmacılığının Türk-İslam topraklarını tehdit ettiği 19. yy’ın ikinci yarısında dünyaya geldi. Kendisi Papa’ya yazdığı bir şikayet mektubunda o günleri şöyle tasvir eder: “Yüzyılar boyu Rusya bizi yok etmeye çalışıyor, ülkelerimizi birbiri ardından işgal ediyor, ahalisini yeryüzünden silmek için her türlü yollara baş vuruyor. Kırım Tatar halkının neredeyse yarısı yok edildi, bir kısmı baba ocağından yabancı ülkelere sürüldü. Böylece, kalan zavallı bir azınlığı karşı koyulamayacak duruma düşürüp, onlara daha iyi eziyet etme imkanına kavuştular. Kazan-Astrahan Tatarları ve İdil Ural halklarının yarısı yok edildikten sonra, kalanlar Ruslara kul olarak yaşıyorlar. Bu insanlara karşı misli görülmemiş eziyetler yapılıyor……İdil Ural bölgesinde Rusya çeşitli askeri ve tenkil (cezalandırma) seferleri ile kahraman Başkurtların direncini kırdı. Toprakları Rus maceraperestleri ve hükümetin himayesindeki zümreye dağıtıldı. Toprakları elllerinden alınan halk ise açlık ve sefalete terk edildi. Kafkasya’da yaşayan dağ halkları da bu zulümden kurtulamadılar, toprakları Ruslara verildi. Halk vahşice zulümlere duçar kaldı. Hakimiyet altına düşen bu uzun silsilenin son zincirini Türkistan teşkil etti. Bu eski Türk kültür ve ortaçağ dünya medeniyetinin merkezi şimdi Rus askerlerinin çizmeleri altında her türlü zulmün kol gezdiği bir yer haline geldi. Binlerce Türkistanlı katl edildi.”DOĞUMU
Abdürreşid İbrahim işte bu koşullar altında, 23 Nisan 1857’de Rusya’nın Batı Sibirya bölgesinde, Tobolsk ilinin Tara kasabında doğdu. Aslen Özbek asıllıdır. Ataları 15. yüzyılda Buhara’dan gelerek bu kasabaya yerleşmişlerdi. Babası Ömer bey, annesi Başkurt Türklerinden Afife hanımdır. İkisi de dindar insanlardı. Annesi Tara’da bulunan kız medresesinde uzun yıllar muallimlik yapmıştı.TAHSİL HAYATI
İlk dini eğitimini babasından alan Abdürreşid, yedi yaşındayken, Tara’ya 80 km uzaklıktaki Avyuş köyünde yatılı olarak medreseye başladı. Tara’daki medreseler köydeki eğitime nazaran daha iyi olmasına rağmen buraya gönderilmesinin sebebi hayatın zorluklarına daha iyi alışması için olabilir ki, görüleceği gibi hayatı hep zorluk ve çile yörüngelidir. Belki de merhum babası kısa bir süre sonra vefat edeceğini hissederek böyle bir karara varmıştır.8 ay bu köyde kaldıktan sonra, annesinin gayretleri ile Orenburg ilinde bir Başkurt köyü olan Elmen köyüne gönderildi. Bu köy eğitim olarak diğer yerlere göre daha iyi olduğu gibi köy halkı da ilme büyük önem veriyordu.Örnek alınması gereken bu muhteşem durumu Abdürreşid İbrahim şöyle anlatıyor: “Gayet fakir bir Başkurt köyü olup, oldukça fakir idiler. Buna rağmen beşyüz kadar talebe okuturlardı. Evlerini talebelere vererek kendileri kümes tabir olunacak barakalarda, bütün bir aile üst üste yaşarlardı. Bu köyden birisi öldüğü zaman akrabaları onun okuttuğu talebe sayısıyla övünürlerdi. Talebelerine hiçbir karşılık beklemeden ekmeğini verir, çamaşırlarını yıkarlardı.”

Bu köyde 4 sene tahsil gördü. 1871’de kısa aralıklarla önce annesini, sonra babasını kaybeden ve fakru hale düşen küçük İbrahim, bir yandan çalışarak harçlığını kazandı, diğer yandan tahsiline devam etti. Ama o zamana kadarki medrese eğitimi kendisine çok bir şey kazandırmamıştı. O sıralar Rusya’daki medreselerin genel halini “Tercüme-i Halim” adlı eserinde şöyle anlatır: “Medreselerde nizam, intizam hiç yok. Ders okuma oldukça kötü, ayda, haftada bir ders okutuluyor. Talebe kendi kendine çalışır, mütalaa ederse bir derece tahsil etmiş olur. Elbette böyle talebeler çok olmaz, bu halde bir talebenin medresede yirmi sene kalması adeta mecbur olmuştu. Hocalar bu durumun ıslahı için hiç çalışma yapmıyorlar. Talebelerde ahlak gayet kötü, tütün, enfiye ve iskambil gibi bütün kötü alışkanlıklar çok yaygın.”

Aslında o sıralar bütün İslam topraklarında durum pek farklı sayılmazdı. Bir alimimiz bu durumu şöyle ifade ediyor: “Bizler bir boş dönemin çocuklarıyız. Mektep yıkılmış, medrese harab olmuş, tekye ortadan kalkmış, harab eller, yıkılmış hanümanlar (ocaklar) , kimsesiz çöller. Biz bu dönemde yetişmişiz. Evet petekler sönmüş, ballar kalmamış, böyle bir dönemde yetişmişiz.” Yine aynı büyüğümüz medreselerin köhneleşmesi hususunda “Başta fünun-u müsbeteyi (müsbet ilimler) medreseden kovan Osmanlı dönemindeki kadıhanlar gibi insanları bizim de, tarihin de, Allah’ın da affetmesi düşünülemez. Çünkü bir milletin felaketini hazırlamışlardır” demektedir.

Tabii bu konuda daha fazla yazmak saded harici olur, ama şunu da belirtelim: “Medrese sistemimiz Nizamülmülkle oturmuştur. O zaviyeden bakarsanız 900 yaşında. Eğer medresemiz 3-4 asır evvel acuzeyi şemta (saçı ağarmış kadın) haline gelmiş, ihtiyarlamışsa şayet bu demek ki 4-5 asır iyi yaşamış. Ama bir de mektebe bakın. Mektep 70 yaşında acuzeyi şemta. Eli titriyor, ayağı titriyor. Çok erken ihtiyarlamış…”
Teman medresesinde de kısa bir süre eğitim gören Abdürreşid, namını sıkça duyduğu, Kazan’daki Kışkar medresesine gitti. Buradaki eğitim onda hayranlık uyandırmıştı. Fakat Pasaport süresinin dolması üzerine istemeyerek oradan ayrıldı. Bir süre gizlice Kırgız köylerinde dolaştıysa da sonunda yakalandı ve hapse atıldı. Bir sene süren hapishane hayatı onun ufkunu genişletmesine vesile oldu. Zira hapishane Rusya’nın değişik yerlerinden gelen, pek çoğu siyasi ve dini olaylara karışmaktan suçlu bulunmuş soydaşlarıyla doluydu. Burada bulunduğu sırada Rus esaretindeki Türk ve Müslüman halkların durumu hakkında epeyce malumat sahibi oldu.
İLK HACCI
1879’da Orenburg’a gelen molla Abdürreşid burada bir Tatar zengininin hizmetkarlığını üstlenerek ve onun refakatında önce İstanbul’a daha sonra da Hacca gitti.(1880)
Hac dönüşü geri dönmeyerek Medine’ye yerleşmiş ve tahsiline bıraktığı yerden devam etmiştir. Beş sene süren bu tahsilinde fıkıh, tefsir , hadis, kıraat gibi dini derslerinin yanında Arapça ve Farsça da okumuştur. Mesela, devrinin allamesi Mevlana Seyyid Ali Zahir kendisinin üstadlarındadır. Bu tahsilinin sonunda icazetnamesini de alan Abdürreşid İbrahim, bazı yazarlarca daha ziyade kendi kendini yetiştirmiş(otodidakt) bir şahsiyet olarak kabul edilmektedir.
Eğitimi sırasında tasavvufa da ilgi duymuş ve Medine’de Mevlana eş Şeyh Mazhar efendinin derslerini takip etmiştir. Fakat o sıralardaki asliyetinden çok şey kaybetmiş tasavvufi cereyanlar seyyahımızı sofilerden soğutmuş gibidir. Mesela Çin seyahatında bir müftüden bahsederken bu durum gözümüze çarpmaktadır. “Biçare Van Guvan(Abdurrahman) mutaasıb bir adamdır. Fakat bizim sofilerimiz gibi milletin menfaatını düşünmez derecede cahil mutaassıp değildir.”
Bununla beraber onun tasavvuf karşıtı olarak lanse edilmesi de yanlış olur. O sadece gördüğü uygulamaları eleştirir. Bir yerde gerçek tasavvuf büyükleri için şu ifadeleri kullanır: “Bu gün batı filozoflarının büyükleri bizim en ufak, en bayağı mutasavvıflarımızın hayranıdırlar. Bu biçareler büyük mutasavvıflarımızın felsefesinden katiyyen habersizdirler. Ah, ya Rabbi! Hadis-i şeriflerden olan felsefeleri hakkıyla şerh ve izah edecek olursak bizim önümüze kim çıkabilir?”
Mesela İmam Rabbbani (R.A) hakkında şöyle der: “Bilhassa Kutbu’l Arifin Ahmed el Faruki gibi Müceddid-i Elf-i Sâni es Serhendi(ks) belki de bütün dünyanın en büyük adamlarındandır.”
Muhyiddin Arabi hakkında da saygıyla dopdoludur: “Hazret-i Muhyiddin el Arabi Fütuhat’ının ikinci cildinde, 180. babda diyor ki: “Kadının değerini, ruhi yapısını ve iç dünyasını bilen kimse onu sevmemezlik edemez. Belki onu sevmesi, irfan sahibi olmanın olgunluğudur. Ve onu sevmek peygamber mirası olduğu gibi, Allah sevgisini de netice verir.”
GERİ DÖNÜŞ VE İZDİVAÇ
1884 senesinin sonlarına doğru Medine’den ayrılıp deniz yoluyla İstanbul’a, oradan da Odessa üzerinden memleketi olan Tara’ya geldi.(1885) Bir müddet sonra burada müderrisliğe başladı ve aynı yıl evlendi. Bu evliliğinden Münir, Kadriye, Fevziye adlı üç evladı dünyaya geldi.
EĞİTİM HAMLELERİ
Ama o bir yerde durabilecek bir adam değildi. “Fıtratı müteheyyiç (yaratılışı heyecanlı) olan kimselerin rahatı cidaldedir (mücadelededir)” sözü ile ifade edilen yaratılışta, engin bir hamiyyet sahibi idi. Altı ay Tara’da kaldıktan sonra Medine’ye talebe götürmek üzere İstanbul üzerinden ikinci defa hacca gitti. Öğrencilerini Medine’ye yerleştirdikten sonra memleketine döndü ve hemen Medreselerin ıslahı çalışmalarını başlattı. Halkın ona olan büyük teveccühü (yönelişi) karşısında bunda zorlanmadı ve bir “usul-i cedid – yeni yöntem” okulu açtı.
Dikkat edersek Muhammed Abduh’tan günümüze mühim İslam mütefekkirleri(Akif, İkbal, Bediüzzaman vb.) yeni bir anlama usulu üzerinde önemle durmakta, Müslüman aklının ve kalbinin yeniden inşası üzerine fikirler serdetmekteler (ortaya koymaktalar) . Mesela günümüzün önemli bir kanaat önderi “Dağarcık” aslı eserinde bu noktaya şöyle parmak basıyor. “Tefakkuh fıkıh üretmektir. Tefakkuh etmeden fıkıh okuyanların ise fıkhı tüketmekten başka çareleri yoktur. İşte bunun için yıllardır “yeni bir fıkıh usulünden önce yeni bir tefakkuh usulu gerekir” diye diye dilimde tüy bitti.
Abdürreşid İbrahim de aynı fikirdedir: “Bugün İslam aleminin ıslahı için, birinci derecede ulema kısvesinde (ALİM GİYSİSİNDE) olanların ıslahının gerektiğine artık kanaat etmek gerekir.”
Bediüzzaman’a Muhakemat’ında “Maatteessüf benim ile şu zamanın kıtasında iştirak eden cümlesi; eğer çendan, (Her ne kadar) onüçüncü asrın(hicri) evladıdırlar, fakat, fikir ve terakki cihetiyle (gelişme yönüyle) kurun-u vusta’nın (orta çağın) yadigarıdırlar” dedirten, aynı hal değil midir?
Abdüreşid İbrahim 1890’da Tara’dan yanına aldığı on talebeyle tekrar İstanbul’a geldi. Öğrencilerini Darüşşafaka ve Dar-üt tedris okullarına yerleştirdi. Bu talebelerin bütün masrafları Osmanlı devletince karşılanıyordu. Bir müddet Payitahtta (başkentte) kaldıktan sonra memleketine döndü. Onun İstanbul’a talebe yollaması Müslümanlar arasında büyük bir sevinçle karşılandı ve kendisine Rusya’nın her bölgesinden akın akın müracaatlar başladı. Fakat Rus hükümeti bu durumu kendi aleyhine addederek çok rahatsız olmuş ve talebe akınına sıkı denetim getirmiştir.
KADILIK DÖNEMİ
1891’de Ufa şehrine geldi. Buradaki Orenburg şeri mahkemesince mahkeme azalığına ve kadılık görevine tayin olundu. Rusya’daki Müslümanların en büyük mahkemesi olan bu mevkide Müslümanların yararına çalışmalar yaptı. Ayrıca gönüllü olarak, fakir ve yetimler için dernekler kurdu. Başkent Petersburg’a giderek içişleri ve maarif (eğitim) bakanlarıyla görüşmeler yaptı, yine Müslümanların dertlerine çözüm bulmaya çalıştı.
Mahkeme Reisinin Hacca gitmesi üzerine, 8 ay kadar mahkeme reisliği görevini de üstlendiyse de, Rus emellerine alet olamayacağı gerekçesiyle, kukla mahkeme reisi ile ihtilafa düşerek görevinden istifa etti. Bu istifası üzerindeki Rus baskısının daha da kesafet (yoğunluk) kazanmasına sebeb oldu. Bunun üzerine mücadelesini sürdürmek üzere İstanbul’a geldi.(1895)
MATBUATLA MÜCAHEDE
Ufa’da bulunduğu yıllarda kaleme aldığı “Liva-ül Hamd” adlı risalesini İstanbul’da bastırtarak gizlice Rusya’ya soktu. Bu broşürde, Rus baskısı altındaki Türk boylarına seslenerek onları Türkiye’ye göç etmeye teşvik ediyordu. Bu broşür derhal bir tesir uyandırarak 70 bin insanın Anadoluya hicretine vesile oldu.
Ardından meşhur eseri “Çolpan Yıldızı” nı kaleme aldı. Bu eserinde de Rusya’nın esaret altında tuttuğu Müslümanlara yaptığı zulümler anlatılmaktaydı. Bu risale de gizli yolardan Rusyaya sokuldu ve büyük ilgi gördü.
İstanbul’da bulunduğu iki sene zarfında bir yandan kımızcılık(Kısrak sütünden yapılan içecek) ve ziraatçılık yaparak geçimini temin ederken öte yandan esaret altındaki soydaşları için yapacaklarını planlıyordu. 1896’da Avrupa’ya gitti. İsviçre’de tanıştığı Rus sosyalistlerine Rusya’daki Müslümanların sorunlarını anlattı ve yardımlarını talep etti. Bilindiği gibi, sosyalistler 1925’lerde dizginleri iyice ellerine alıncaya kadar barış ve özgürlük havarisi görünüp daha sonra da Çarlık Rusyasını mumla aratmışlardır.
SEYYAH-I ALEM
Abdürreşid İbrahim, 1897 Nisanında üç sene sürecek ilk büyük seyahatına başladı. Bu seyahatına başlamasına istibdad döneminin vehham (çok vehimli) idaresinin onun faaliyetlerinden tedirgin olmasının da payı vardır. Safahat şairi bunu şöyle dillendirir:***
“Bir zamanlar yine İstanbul’a gelmiştim ben.
Hale baktıkça fakat ümmetin âtisinden
Pek derin ye’se düşüp Rusya’ya geçtim tekrar.
Geçmeseydim edeceklerdi ya zaten icbar!
Sığmıyor en büyük endazeye (ölçüye) işler artık;
Saltanat namına, din namına bin maskaralık.
Ne felaket, ne rezaletti o devrin hali!
Başta bir kukla, bütün milletin istikbali,
İki üç kuklacının keyfine mahkum olmuş;
Bir siyaset ki, didiklerdi eminim Karakuş!”
İstibdat döneminin uygulamaları onda da Abdülhamid Han’a karşı olumsuz düşüncelerin gelişmesine sebeb olmuştur. Hatıralarında yer yer bunu görüyoruz.
Mesela bir yerde şöyle diyor: “Abdülhamid Han hazretlerinin korktukları bir şey varsa, tahttan indirilme meselesiydi. Hatta “hal” manasını andırdığı için Kunut duasında okunan “ve nahleu” kelimesini okudukça tüyleri ürperirmiş. Hatta bir zamanlar o kelimenin Kunut duasından silinmesi hakkında düşündüğü de meşhurdur. Sonunda başına geldi.”
Yine “ Abdülhamid Müslümanların hürmetini kırdı. Ne çare, Müslümanların kötü bir ameliyesidir. Lakin inşaallah bundan sonra öyle olmaz ümidindeyim” gibi ifadelerine katılamayacağız. Ama onu ve diğerlerini haklı çıkartacak ve kraldan çok kralcı takımının yaptıkları da ortadadır. Bu konuda değerli bir mütefekkirimiz şöyle diyor: “Abdülhamid cennet mekan döneminde o mabeyndeki (padişahın yakınlarındaki) gammazlamadan nasibini almayan insan yoktur. Ve Abdülhamid’i seven hiçbir aydın yoktur.”
…Seyyah-ı şehirimiz İstanbul’dan ayrılarak Mısır, Hicaz, Filistin, İtalya, Avusturya, Fransa, Bulgaristan, Yugoslavya, Batı Rusya, Kafkasya, Batı ve Doğu Türkistan, Yedisu vilayeti ve Sibirya bölgelerinde dolaşıp çeşitli temaslarda bulunarak Tara’ya geldi. Böylece ümmet-i merhumenin (acınacak ümmet) durumunu yakından inceleme imkanı buldu…
Mehmed Akif, “Süleymaniye Kürsünde” adlı enfes şiirinde onu şöyle konuşturur:
“Şarkı baştanbaşa yıllarca dolaştım, gezdim;
Hem de oldukça görürdüm, kafa gezdirmezdim!
Bu Arapmış, bu Acemmiş, bu Tatarmış demedim;
Müslüman unsurunun hepsini gördüm kendim.”
Tara’da bir müddet kaldıktan sonra Japonya’ya geldi. Kısa bir müddet kaldıktan sonra 1900 yılının sonlarında Petersburg’a döndü. Burada Mirat adlı bir dergi çıkardı. Ona göre basın medeniyetteki insanlar için kürsülerin en yükseği idi. Artık fikirlerin çarpışacağı bir asra giriliyordu. Hatıratında bunu şöyle ifade eder. “Bundan sonra Avrupa’da kılıç fetihleri değil, siyaset fetihleri devri başlayacaktır.”
JAPONYA
1902-1903 yılları arasında onu tekrar Japonya’da görüyoruz. Abdürreşid İbrahim Uzak Doğu’nun bu parlayan yıldızına çok ehemmiyet veriyordu. Ona göre bu coğrafyanın Batı esaret ve zulmünden kurtulması Japonya’nın süpergüç olmasından geçiyordu. Ahlaken “Müslüman” olan bu millette İslamiyetin kısa zamanda inkişaf edeceğini ümid ediyordu:
“Sorunuz şimdi de Japonlar nasıl millettir?
Onu tasvire zafer-yâb (amacına ulaşan) olamam hayrettir.
Şu kadar söyleyeyim; din-i mübinin orada,
Ruh-u feyyazı yayılmış yalnız şekli: Buda.
Siz gidin saffet-i İslam’ı Japonlarda görün.
O küçük boylu, büyük milletin efradı bugün.
Müslümanlıktaki erkan-ı sıyanette ferid.
Müslüman denmek için eksiği ancak tevhid.”
“Müslümanlık sanırım parlayacaktır orada
Sâde, Osmanlıların gayreti lazım arada.”
Mesela “Japonya’da aylarca dolaştığım halde bir sarhoşa rastlayamamıştım” demektedir. Yine verdiği bilgilere göre 1905- Rus–Japon harbinde Japonların savaşı kazanma sebebleri şunlardır:
1-Ruslarda rüşvet pek çok, Japonlarda hiç yok.
2-Ruslar hep kuvvetle savaşır, Japonlar ise akıl ile, tedbirle savaşıyorlar.
3-Ruslarda ahlak çok bozulmuş. Ahlak düşkünü bir millet savaşamaz.
4-Japonlar çok çalışkan ve idealist bir kavim.
Hatıratında şöyle demekten kendini alamaz: “Dünyada hiç nam ve şanı olmayan ufacık bir kavmin bütün yeryüzünde mevcut insanları titretircesine meydana çıkması hiçbir zaman hatırdan çıkmayacak harikadır.”
Japonya ile adı adeta özdeşleşen ve bu ülkede ilk İslam tohumlarını atan Abdüreşid İbrahim, 1884 senesinde ziyaret ettiği devrin padişahı Sultan Abdülhamid’e bir mektup yazarak Japonya’da İslamın yayılması için devlet-i âliyenin desteğini istiyordu. Fethi Okyar’ın naklettiğine göre Sultan bu konuda şöyle demektedir: “Japonların Ruslara karşı kazandıkları zaferin arifesinde idi. Japon imparatorluk ailesine mensup bir prens beni ziyaret geldi. İmparatorundan hususi bir mektup getiriyordu. Benden İslam dininin muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir dini-ilmi heyet istiyordu. Bunun sebebi vardı, orada İslamiyeti yaymayı mukaddes vazife sayan Abdürreşid İbrahim isimli, aslı Kazan’lı olan bir Müslüman aliminden mektup almış, Japonya’da İslam’ı tâmim (yayma) hareketine yardımcı olmam istenmişti. İslam aleminin halifesi idim, bir tarafta daima iftihar ettiğim ve hizmetkarı olmaya çalıştığım bu âli vazife, diğer taraftan ruhumda bu mahiyette şerefli hizmete duyduğum hasretle, mümkün olan herşeyi yaptım. Fakat bu yardım daha çok maddi sahada kaldı. Çünkü Abdürreşid İbrahim bizim din adamlarımızdan başka hüviyet içinde idi. Türkçe, Arapça, Farsça’dan başka Rusça ve Japonca biliyordu. Kırk yaşından sonra Fransızca ve Latinceyi öğrendiğini yazmıştı.”
Japonya’da Rus karşıtı faaliyetlere girişmesi üzerine Rus hükümetinin ricası sonucu Japonya’dan ayrılması istendi. İstanbul’a geldiyse de(1904) Rus hükümetinin Osmanlı nezdindeki girişimleri neticesi tutuklanarak, Moskof yetkililere teslim edildi ve Odessa’ya götürülüp, hapsedildi. İki hafta kadar hapis kaldıysa da, Rusya Türklerinin büyük baskısı sonucu serbest bırakıldı.
—————-
NEŞRİYAT HİZMETLERİ
Hapisten tahliye olduktan sonra Petersburg’a yerleşti. Rus hakimiyetindeki Türkler arasında siyasi ve dini bir birlik kurmak amacıyla Ülfet adlı bir dergi çıkardı. Ülfet bütün Rusya’da büyük bir ilgiye mazhar oldu, hatta Türkistan’da gördüğü aşırı alaka yüzünden polis kayıtlarına “zararlı neşriyat” olarak geçti. Ülfet Türkçe yayın yapıyordu ve Osmanlı Türkleri ile Rusya Müslüman Türk boyları arasında bir dil bağı işlevi de görüyordu.
85. sayısında Rus hükümeti tarafından kapatılan dergi, dini meselelere ağırlık verdiği için medrese talebeleri tarafından da büyük bir ilgiyle takip ediliyordu.
Ülfet’e olan teveccüh Tilmiz’i doğurdu. Tilmiz mecmuası Arapça yayın yapıyordu. 1906’da başladığı yayın hayatına Rus idaresi 1907’de son verdi. Bu mecmuanın çıkmasından amaç da; Türkçe bilmeyen Kafkas Müslümanları gibi kardeşlerimizle ortak bir lisanda birleşmek ve onları da dünya Müslümanlarının durumundan haberdar etmekti.
Ülfet ve Tilmiz’in ardı ardına kapatılması da Abdürreşid Efendi’yi yıldırmadı ve Kazak şivesiyle yayın tapan Serke’yi çıkardı.
Safahat’ta bu hizmetleri kendi dilinden şöyle anlatılır:
“Evvela gizlice bir matbaa tesis ettim.
Beş on öksüz bularak basmacılık öğrettim.
Kalemim çok pürüzlüydü, fakat çaresi ne?
Sonra, bilmem kimin üslubu avamın nesine!
Dilimin döndüğü şiveyle bütün gün yazdım;
Okuyanlar o kadar çoktu ki, hiç ummazdım.
Usta, asarını (eserlerini) verdikçe çocuklar bastı;
Altı ay geçti, bizim matbaanın çıktı adı.
Göğsü imanlı beş on tane fedai gelerek,
Dediler; “Sen ne basarsan, onu tevzi edecek (dağıtacak)
Vasıtan işte biziz, korkulacak şey yoktur…
Para lazımsa da bildir ki, verenler bulunur.”
Bir cerideyle (dergiyle) hemen başlayıverdim vaaza.
Zaten en başlıca yol halkı budur ikaza.”
Diğer yandan halkın desteği ile büyük bir eğitim seferberliği de başlamıştır:
“Parasızlıktı bidayette (başlangıçta) işin korkulusu
Ağniya(zenginler) altını bezletti (çoğalttı) , etekler dolusu.
Açtık oldukça güzel medreseler, mektepler.
Okuyup yazmayı tamime (yaymaya) çalıştık yer yer.
Tatarın yüzde bugün altmışı hakkıyla okur.
Rusların halbuki nispetleri gayet dûndur (aşağıdadır) .”
ŞURA
1905 yılına gelinirken artık Rus çarlığı çatırdama sinyallerini vermeye başlamıştı. Japon yenilgisi, ardından başarısız ihtilal girişimi Petersburg’un demir pençesini gevşetmesi gerektiğini göstermişti. Bu suni hürriyet teneffüsünden her kavim gibi Rusya Müslümanları da yararlanmak istediler ve haklarını aramaya başladılar. Bu girişimlerin de başını yine Kadı Abdürreşid çekiyordu.
İlk önce bir araya gelinmeliydi. Müslümanların münevver (aydın) kesimi ve zengin tabakanın katılımıyla Mekerce’de(Nijni Novgorod) büyük bir toplantı yapılması kararlaştırıldıysa da, Rus yetkililer buna izin vermedi. Ama Abdürreşid Efendi yılacak, vazgeçecek gibi değildi. Yine onun teklifiyle bu toplantı gizlice Oka nehrinde, kiralanmış bir gemide yapıldı. Burada, Rusya’daki Müslümanların bir çatı altında meselelerinin müzakere edilmesi ve savunulması fikri kabul edildi. Abdürreşid İbrahim Petersburg’a döndüğünde derhal “Bin Üç Yüz Senelik Nazra” adlı eserini neşretti. Bu eserinde Müslümanların birlik olmalarının ehemmiyeti dile getirilmişti.
13 Ocak 1906’da ikinci toplantı gerçekleştirildi ve Abdürreşid Efendinin hazırladığı “ittifak nizamnamesi” oy birliğince kabul edildi. Öte yandan yine onun öncülüğünde Rusya Müslümanlarının Muhtariyet(Özerklik) meselesi gündeme getirildi. Bu fikir Rus meclisi Duma’daki Müslüman milletvekilleri vesilesi ile her yer ve her vasatta dile getirilmeye başladı. Abdürreşid İbrahim bu konudaki görüşlerini kaleme aldığı “Aftonomiya” risalesinde açıkça dile getirdi.
Ancak, dediğimiz gibi hürriyet ortamı kısa sürdü. İstibdat geri dönmüştü.Yeniden baskı idaresine dönülünce bir çok Müslüman aydın soluğu hapiste ve sürgünde aldı. Abdürreşid İbrahim’in dergileri kapatıldı ve Rusya’da kalmak can güvenliği için tehdit oluşturmaya başladı. Bunun üzerine Rusya’dan ayrılmaya karar verdi:
“İşte biz böyle didinmekte, çalışmakta iken.
Bir sabah üç tanıdık, seslenerek pencereden,
Dediler: “Şimdi hükümet basacak matbaanı…
Durmanın vakti değildir. Hadi kaldır tabanı.”
Bir işaretle çocuklar çekilip ta geriye,
Daldılar hepsi birer sesleri çıkmaz deliğe.
Onların nevbeti geçmiş, sıra gelmişti bana.
Yolu tuttum, yalnızca doğruca Türkistan’a.”
İKİNCİ BÜYÜK SEYAHAT(1907-1910)
TÜRKİSTAN
Böylece Abdürreşid İbrahim Efendi üç sene sürecek büyük yolculuğuna başlıyordu. Ama bu bir alelade seyahat değildi. Bu, İslam aleminin sorunlarını, ümmetin durumunu vicdanı devamlı o ümmet için atan bir müminin yerinde gözlemlemesi, tarihe şahitliği idi. Bu bereketli seyahat çok şükür kendisi tarafından kaleme alınarak bize ulaşmış bulunuyor. Okumayanların ilk elde hemen okumalarını salık vereceğimiz bu nefis hatırat “Alem-i İslam” adıyla neşredilmiş ve Kadı Abdürreşid’in en baş eseri olarak tanınmıştır.
Mehmed Akif, Sırat-ı Müstakim’de yayınlanan “Gayet Mühim Bir Eser” başlıklı bir yazısında bu kıymetli eser hakkında şunları yazıyor: “Ben çoktan beri bu kadar samimî, bu kadar müfîd (faydalı) lâkin bu kadar müessir (tesirli) kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Araplar “Söz ruhtan çıkarsa ruha girer; ağızdan çıkarsa kulağın hududunu aşmaz.” derler ki ne kadar doğrudur! Bakılsa Abdürreşid’in yazısında hiç bir sanat yok, hiç bir incelik yok. Lâkin hiç bir sanatın, hiç bir inceliğin ruhta husule getiremeyeceği teessüratı bu tabiî, samîmi sözler ani bir surette hâsıl ediyorlar (oluşturuyorlar) .” (Not: Bulabilenlerin İslam harfleri ile olan baskısını okumalarını, yoksa İşaret Yayınları tarafından sayın Ertuğrul Özalp beyin editörlüğünde gerçekleşen enfes baskısını tavsiye ederim. Mehmed Paksu’nun sadeleştirerek 1987’de Yeni Asya yayınevince yapılan baskısını tavsiye etmiyoruz. Çünkü yanlış sadeleştirmeler ve atlamalar var.)
1907 sonlarında Batı Türkistan şehirlerini dolaştı ve ahalinin durumuna yakınen şahid oldu. Durum içler acısıydı:
“Sormayın gördüğüm alemleri hiç söylemeyeyim;
Yâdı temkinimi sarsar da kan ağlar yüreğim.
O Buhara! O mübarek, muazzam toprak.
Zilletin koynuna girmiş uyuyor müstağrak.
İbn-i Sinaları yüzlerce doğurmuş o iklim,
Tek çocuk vermiyor ağuşuna ilmin ne akim.
O rasadhane-i dünya, o Semerkand’ı bile.
Öyle dalmış ki hurufata mazisiyle;
Ay tutulmuş, “Kovalım şeytanı kalkın!” diyerek,
Dümbelek çalmada binlerce kadın, kız, erkek!
Bu havalide cehalet ne kadar çoksa, nifak,
Daha salgın, daha dehşetli…Umumen ahlak.
Çok bozuk az gelecek namütenahi düşkün.
Öyle murdarını görmekteki insan fuhşun.
Bırakın, söyleyemez, mevkiimiz camidir.
Başka yer olsa da, tafsile hâyâ manidir.
Ya taassupları? Hiç sorma nasıl maskaraca.
O, uzun hırkasının yenleri yerlerde hoca,
Hem bakarsın eşi yok dine teaddisinde(tecavüzünde)
Hem ne söylersen olur dini hemen rencide.
Milletin hayrı için ne düşünsen; bidat.
Şer’i tağyir ile, terzil ise-haşa- sünnet.
Ne Huda’dan sıkılırlar, ne de Peygamberden.
Bu ilimsiz hocalardan, bu beyinsizlerden.
Çekecek memleketin hali ne olmaz? Düşünün!
Sayısız medrese var gerçi Buhara’da bugün.
Okunandan ne haber? On para etmez fenler,
Ne bu dünyada soran var, ne de ukbada geçer.”
Ama seyyahımız bütün bütün ümitsiz değildi, gençlerde bir uyanma başlamıştı. Ne yazık ki bu bir fecr-i kazibti. (yalancı şafak)  Ve sanki merhum bunu takip eden ve 70-80 sene sonra O mübarek Maveraünnehir (Ceyhun ırmağının doğusunda kalan ülkeler) topraklarında, anayurdumuzda doğacak fecr-i sadıkı (doğru şafak) müjdeliyor, oralara el verecek yiğitleri tebrik ediyordu;
“Şu kadar var ki şebâbında(gençlerinde) ufak bir gayret
Başlamış…Bir gün olup parlayacaktır elbet.
O zaman işte şu toprak yeniden işlenerek,
Bu filizler gibi binler fidan besleyecek!”
Abdürreşid Efendi Batı ve Doğu Türkistan’ı kapsayan bu bir senelik seyahatinde bir taraftan ileri gelen kimselerle görüşerek Rus hükümetine karşı ortak hareket edilmesi için uğraşıyor, öte taraftan da medreselerin ıslahı ve usul-i cedit (yeni usul) mekteplerinin kurulması için çalışıyordu. Memleketi Tara’ya döndükten kısa bir süre sonra ailesini alarak Kazan şehrine yerleştirdi. Kazan’da hemen siyasi faaliyetlere başlayarak Dördüncü Müslüman kongresinin toplanması için hazırlıklara girişti. Yine gizlice bir gemide gerçekleşen toplantıda eğitimle alakalı bir komite oluşturularak öğretmenlik yaşına gelmiş Kazan bölgesindeki gençlerin İstanbul’a gönderilerek eğitim almaları kararlaştırıldı. Bu sayede bir çok genç Türkiye’ye gelmiştir.
1908 Eylülünde seyahatinin kalan kısmını tamamlamak üzere Kazan’dan yola çıktı. Seyahate çıkışını şöyle anlatmaktadır; “Önümde bir giden, arkamda bir çeken yok idi, yalnız himmet kemerini bele bağlayarak, tevekkül asâsını ele aldım. Yalnız ilâ-yı kelimetullah (Allah adını yüceltme) halis niyetiyle, Allah ipine sarılma fikrini tervic ve takviye mukaddes emeli uğruna çoluk çocuğumu ve mini mini ciğerparelerim olan masumlarımı Allah’a emanet ederek yola çıktım.”
M. Fethullah Gülen Hocaefendi bir sohbetinde onun fedakarlık ve feragatini (tok gözlülük) şöyle anlatıyor: “Abdürreşid İbrahim Filipinlere Müslümanlığı götürürken, bilmem nereye Müslümanlığı götürürken, -Bediüzzaman’ın arkadaşıdır-şöyle diyor: “Araba ile oraya doğru ayrılırken 5 – 6 yaşında kızım faytonda benimle beraberdi. Kazan’dan herhalde ayrıldık. Kız yüzüme baktı. Dolu dolu gözleri ile ” baba, ne zaman döneceksin? diyordu. Ben “belki yakında” diyordum ama, fakat içimde de doğru olmayan bu sözü söylerken bir burukluk yaşıyordum. Çünkü katiyen bir daha geriye dönmeyi düşünmüyordum. Ben Hz. Muhammed’in dili olmayı düşünüyor, Kur’an’ın bir dili olmayı düşünüyordum. “
JAPONYA
Sibirya üzerinden Moğolistan- Mançurya’ya geçerek başladığı yolculuk Buradan gemi yolculuğu ile Japonya’ya uzandı. Eserinin büyük kısmın Japonya’ya ayrılmıştır. O Japon milletine hayran olmuştu:
“Doğruluk, ahde vefa, va’de sadakat, şefkat;
Acizin hakkını İ’lâya (yükseltmeye)samimi gayret;
En ufak şeyle kanaat, çoğa kudret varken;
Yine ifrat ile vermek, veren eller darken;
Kimsenin ırzına, namusuna yan bakmayarak,
Yedi kat ellerin evladını kardeş tanımak;
Öleceksin! denilen noktada merdane sebat;
Yeri gelsin, gülerek, oynayarak terk-i hayat,
İhtirasat-ı hususiyyeyi söyletmeyerek,
Nef-i şahsiyi (özel çıkarını) umumunkine kurban etmek…
Daha bunlar gibi çok nadire gördüm orada.
Ademin en temiz ahfadına (torunlarına) malik bir ada.
Medeniyyet girebilmiş yalınız fenniyle…
O da sahiplerinin lahik olan (yetişen) izniyle.
Dikilip sahile binlerce basiret, iman;
Ne kadar maskaralık varsa kovulmuş kapıdan!
Garbın eşyası, eğer kıymeti haizse yürür;
Moda şeklinde gelen seyyie (kabahat) gümrükte çürür!
Gece gündüz açık evler, kapılar mandalsız;
Herkesin sandığı meydanda, bilinmez hırsız.
Ya o mahviyyeti insan göremez bir yerde…
Togo(*)’nun umduğunuz tavrı mı vardır? Nerde!
“Gidelim!” der, götürür! Sonra gelip ta yanıma;
Çay boşaltırdı ben içtikçe hemen fincanıma.
Müslümanlık sanırım parlayacaktır orda;
Sade Osmanlıların gayreti lazım arada.
Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler,
Ulema (alimler) , vahy-i İlahiyi mi bilmem, bekler?
Bediüzzaman hazretleri de “Divan-ı Harbi Örfi – Sıkıyönetimli Savaş Meclisi” adlı şaheserinde aynı meseleye parmak basar; “Kesb-i medeniyette (medeniyet elde etmekte) Japonlara iktida (uymak) bize lâzımdır ki, onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti (medeniyetin güzelliklerini) almakla beraber, her kavmin mâye-i bekası (varlığının temeli) olan âdât-ı milliyelerini (milli adetlerini) muhafaza ettiler.”
Tabii burada şunu belirtmekte fayda var; Japonya’nın bu hali 1910 seneleridir. Maalesef İkinci Dünya Savaşının galipleri bu ülkeyi işgal ederken kökleri ile birlikte işgal etmişlerdir. Her türlü melanetleri ile bu temiz insanları delik deşik bırakmışlardır. Onun için bir büyüğümüz haklı olarak şöyle demektedir: “Amerikan düşmanlığı, milliyetçilik duygusu ve ezilmişlik hissinin esas alınarak gerçekleştirilen Japon hamlesi, katiyen uzun ömürlü olamaz. Çünkü, ister siyasî, ister ekonomik, isterse kültürel olsun, her türlü kalkınmanın uzun ömürlü olması, sağlam temeller üzerine kurulmasına bağlıdır. Halbûki, Japon kalkınmasında kalıcı esaslar değil, reaksiyoner çıkışlar hakimdir.
Nitekim, Batı bugün Japonya’ya fuhuştan tutun da, içki ve kumara kadar her türlü melanet ve sefahati sokmuş durumda. Daha başka ülkeler gibi, Batı’nın bu oyununa düşmüş ve mozaiği delik-deşik olmuş bulunan Japon saltanatının uzun ömürlü olması herhalde düşünülemez.”
Abdürreşid İbrahim kaldığı süre boyunca Japonya’da büyük alakaya mazhar oldu. Japon imparatorluk ailesi ile yakın dostluk kurdu. Japon eğitim sistemini yakından inceledi. Bir çok cemiyet ve şerefine verilen ziyafetlere katıldı. Düzenlenen toplantı ve konferanslara iştirak etti. Meramını anlatacak kadar Japonca öğrendi. İslam hakkında Misyonerler tarafından yayılan yanlış kanaatleri tashih etti. Japon gazeteleri bu konuşma ve konferansları ertesi gün okuyucularına aktardığından hayranları gittikçe arttı. İlk önce bir kısım üst düzey Japon diplomatlar İslam’la şereflendi. Onların da gayretleri ile Abdürreşid İbrahim “Asya Gi Kay” adlı derneği kurdu. Bu derneğin amacı Uzakdoğu halkları arasında dayanışma ve yardımlaşma ve İslami davet idi. Başkanlığına da eski bir Samuray olan ve İslam’a girerek Ebubekir adını alan Japon diplomat Ohara getirildi.
Dernek Daito isimli bir de broşür çıkarmaya başladı. Öte yandan Tokyo’da bir cami için arsa alınarak yapımına başlandı. Bunlar Japonya’daki ilk İslam kıvılcımlarıydı.
KORE
Seyyahımız içinden hiç gelmese de planı gereği Japonya’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bindiği gemi 19.06.1909’da Kore’nin Pusan limanına vardı. Pusan kasabasında yaşadığı bir ilginç hatırayı burada derc etmek (eklemek) istiyorum. Yalnız burada şu hususa dikkat çekmek gerekiyor; Şark insanları umumiyet itibarıyla duygusal, mert, misafirperver, cesur, izzet-i nefs sahibi insanlardır. Bu topraklarda akıldan ziyade kalp hakimdir. Ve batı medeniyeti şenaat ve denaatleri (alçaklık ve fenalık) ile giremediği müddetçe de bu saf doku bozulmadan yüzlerce sene kalabilmiştir. Mesela Abdürreşid Efendinin izahatına göre “Eskiden Bir Koreli katiyen yalan söylemezmiş. Hatta bir adamın yalan söylediği ortaya çıkarsa babası evlatlıktan çıkarırlarmış. Fuhuş eskiden hiç yokken bu on sene içinde o da başlamış ve ilerlemiş.” İnsan bunun gibi şeyleri duyunca bir düşünürün şu sözünü hatırlamadan edemiyor: “İnsanlığın en büyük düşmanları Avrupa’dan çıkmıştır.” Elhak doğru bir sözdür…
Şöyle diyor merhum seyyahımız; “Kayıkçı bizi vapurdan karaya götürdü. Ufak para bulunmadığından tabii olarak yarım yen verdim. Kayıkçı bizim parayı aldı, bir tarafa gitti. Ben dikkate almadım. Hepsi altı kuruş bir para. Gümrükten eşyalarımızı topladığım gibi rikşe(İnsanın çektiği bir ulaşım aracı) ile tren istasyonuna gittik. Trenin hareketine vakit varmış. Biz de biraz yemek filan yeyelim diyerek orada bulunan Japon misafirhanesine girdik. Misafirhaneden çıktığım zaman fukara bir adam bize dört kuruş kadar para veriyor. Dedim; “Bu ne parası?” “Kayıkçıya elli sin vermişsiniz, onun fazlası” İşte fıtri terbiye. Avrupalıların vahşi ve barbar tabir ettikleri şarkta (doğuda) neler var? Bir kere ehemmiyetsiz bir para sonrada o gümrük sahilinden trene kadar yirmi dakikalık bir mesafe. Kim arayacak, kim bulacak? Fakat Şark terbiyesi kul hakkına başka gözle bakar.”
ÇİN
Kore’de bir hafta kalan Abdürreşid İbrahim oradan trenle Çin’e yöneldi. Oradaki bazı izlenimleri şöyle; “Bugün bütün Çin’de-Türkistan Çin’i, Kansu, Şansi vilayetleri müstesna olarak- İslam’ın yalnız adı kalmış.” Maalesef Asr-ı Saadetten hemen sonra İslamla tanışmasına karşın yüzyılların getirdiği ilgisizlik ve kopukluk bu toprakları İslam’dan hayli uzaklaştırmış, Çin dinleri ile karışık bir hale getirmiş. “İslam tarihlerinde Çin Müslümanları hakkında hiçbir şekilde malumat yoktur. Zaten biz Müslümanlar öyle bir hale gelmişiz, ne mazimiz (geçmişimiz) malum, ne halimiz, ne istikbalimiz (geleceğimiz) .”
Bir de aynı ifadeleri Safahat’tan takip edelim;
“Çin’de, Mançurya’da din bir gelenek başka değil.
Müslüman unsuru gayet geri, gayet cahil.
Acaba meyl-i teali (gelişme arzusu) ne demek onlarca
“Böyle gördük dedemizden” sesi milyonlarca
Kafadan aynı tehevvürle (düşüncesiz hareket) bakarsın çıkıyor.
Arş-ı âmali bu söz tâ temelinden yıkıyor.
Görenek hem yalnız Çin’de mi salgın nerde
Hep Musab (uğramış) alem-i İslam o amansız derde.
Getirin mağrib-i Asya’dan bir Müslümanı
Bir de Çin surunun altında uzanmış yatanı.
Dinleyin her birinin ruhunu, mutlak gelecek
Böyle gördük dedemizden sesi titrek titrek.
Böyle gördük dedemizden sözü dinen merdud (kabul edilmemiş) .
Acaba saha-i tatbiki neden nâ mahdud (sınırsız)
Çünkü biz bilmiyoruz dini. Evet bilseydik.
Çare yok göstermezdik bu kadar sersemlik.”
Çin’de namazlar bile bir acayip hale gelmiştir; “Ah o biçare namazda okunan hutbe! Ben önce zannettim ki hutbeyi Çin lisanıyla okuyor da anlamıyorum. Sonra dikkat ettim, meğer Arapça okuyormuş. Sonra namaza kalktık. Burada okunan Fatiha, neuzu billah. Çok acı haller. Fatiha’nın tamamından “Alemin” ile “nestein” anlaşılabiliyor.”
“Fatiha, öyle Fatiha ki insanın tüyleri ürperir. O mübarek Fatiha suresi ağlıyordu. Neyse o gece zaten yorulmuş bulunuyordum. Uzun bir düşünce ile yattım. Uydum, bütün rüyalarım mübarek Fatiha suresi üzerinde geçti. Ah! Biçare İslamiyet, neler gelmiş başına? Milyonlarca Müslüman ne halde bulunuyor? Bunları düşünen rahat uyur mu?”
İşin daha acıklı tarafı bir Çinli Mollaya dedikleridir; “Çin’de ulema içinde sizden daha muktedir, sizden daha çok laf anlar bir adam görmedim. Ama ne yazık ki sizin de okuyuşunuzla namaz caiz olacak kadar değildir. Siz İbrahim Halebi’nin Zellet’ül Kâri (okuyucu hataları) meselesini bir kere daha iyice mütalaa ediniz. Kendi namazınızın caiz olmadığına kendiniz fetva verirsiniz.”
“Bu havalidekiler pek yaya kalmış dince
Öyle Kur’an okurlar ki sanırsın Çince.
Bütün adetleri ayin-i Mecusiye (ateşperest ayini) karib (yakın) .
Bir şehadet getirirler o da oldukça garib.”
Tabii bu yozlaşmış telakki ile kadınlarda tesettür kalkmış, kıyafetler Budistlere benzemiş, uyuşturucu iptila şeklinde yayılmış, pislik almış başını gitmiş. O derece ki Pekin’in pisliği için Abdürreşid İbrahim’in şu tespiti manidar; “ Bizim İstanbul’un en pis caddesi Pekin’in en temiz caddelerinden daha temizdir.” Tabii bu yirminci asrın başlarındaki Çin’in bir fotoğrafı…
Bir de Zavallı Çin halkının İngiliz, Fransız Alman ortak güçlerince 1900 senesinde elim bir şeklinde katliamına da değinmek gerekiyor. Batılı “hümanist” dostlarımızın yaptıklarını devamlı hatırda tutmak gerekiyor zira: “1900 senesinde Plâgovişçiki’de suçsuz Çinlileri Amur nehrine döktüler. Kız ve erkek çocuklarını, hatta hamile ve emzikli kadınları karnında ve kucağında bulunan çocuklarıyla beraber sürü sürü Amur nehrine attılar. Amur nehri üzerinde 3 km kadar bir mesafe insan cesedinden köprü haline gelmişti.” Bravo doğrusu şu batılılara. Bir de “yavuz hırsız” misali üste çıkmaları ve bizdeki batıcı entel cücelere ve saf halk yığınlarına yutturmaları yok mu?…
OSMANLI SEVGİSİ
Seyyahımız gezdiği yerlerin hepsinde Osmanlıya ve hilafete büyük bir bağlılık görür: “O da gariptir ki Müslümanlar her nerede olurlarsa olsunlar, hep Osmanlıların meftunu (aşık) ve dostu olup, hep kendi aralarında Osmanlıdan birkaç tüccarı görmek arzusunda bulunuyorlardı.”
“Yalınız hepsi de hürmetle anar namınızı
Hiç unutmam, sarılıp hırkama bir Çinli kızı
Ne diyor anlamadım, söyledi bir çok şeyler
Sonra meyus (üzüntülü) olarak ağladı, biçare meğer
Bana sultanı sorarmış da “nasıldır?” dermiş.
Yol yakın olsa imiş, gelmeyi isterlermiş.”
Maalesef ne Osmanlı ne de Cumhuriyet devlet ricali (adamları) bu büyük desteği görebilmişlerdir. Zira çoğu batı şarabıyla sarhoş bu insanların önlerini görmeleri zordur. Nerde kaldı onu görmek…Bakın Osmanlı konsolosluklarının haline: “Osmanlı konsolosluklarında ne oruç tutan var, ne namaz kılan var.”
HİNT ALT KITASI
Abdürreşid İbrahim 7 Ağustos 1909 tarihinde Singapur’a vardı. Bura halkı da kendisini büyük bir coşku ile karşıladılar. Adada bulunduğu müddetçe Müslümanlara ittihad-ı İslam (islam birliği) ağırlıklı vaazlar ve sohbetler yaptı, onları uyudukları uykudan uyandırmak istedi. Şii ve Sünni Müslümanlara yönelik şu ikazı hepimiz için biraz durup düşünmeyi gerektirmiyor mu?: “ Bin üç yüz sene önce geçmiş adamlara lanet okuyacağımıza bu saat bizim hayatımıza taarruz etmekte olanlara hiç olmazsa “ne yapıyorsunuz? ” dersek daha münasip olmaz mı?”
“Bin üç yüz sene önce vefat etmişleri biz diriltemeyeceğiz. O geçti. Oradan bahsedersek birbirimizin kalbini rencide etmekten başka bir netice vermez. Bugünkü ihtiyaçlarımızı düşünelim. Ve büyük düşmanlarımıza karşı şimdiki halimizi ve geleceğimizi düşünelim.”
Singapur’da parası bittiği için yolculuğuna devam edemiyordu. Ama durumu fark eden Müslümanlar biletini alarak onu Hindistan’a trenle yolcu ettiler.
Hind alt kıtası o sıralar İslam’ın en büyük düşmanı İngilizler tarafından idare ediliyordu.Abdürreşid İbrahim bu durumu şöyle açıklıyor: “Hindistan’da İngiliz zulmü tahammül edilecek gibi değildir.”
Yine şu tespiti önemli; “İngiltere devletinin elinde bulundurduğu arazinin bütün mahsulü sizin bildiğiniz gibi, yirminci asırda bundan yüz sene önceki mahsulüne nispeten yarıya düşmüştür. Hiç şüphe etmeyiniz, İngiltere devleti Hindistan’ı harap etmek için yaratılmış çekirgedir dersem hata değildir.”
İngilizler bu toprakları sömürmekle kalmamış Kadiyanilik ve emsali bir çok haşerenin türemesine de zemin hazırlamışlardır. “Hindistan esasen mezhep yuvasıdır” ve “Hindistan’da İngilizlerin paralarını kuvveti ile meydana gelmiş yeni yeni mezhepler pek çok olup hepsinden birer numune de Bombay’da bulunur.”
Gerçi “Hintliler eskiden beri esarete alışkın bir millettir. İngiltere hükümeti ne kadar zulmederse eder,bir Hindli yine ses çıkarmaz.” “Hindliler bu zilleti tamamıyla kabul ediyorlar. Değil avamı, belki Londra’da tahsil görmüş subayları da aleni olarak tahkirleri olduğu gibi kabul ediyorlar. Ben bir iki subay ile görüşüp sordum: “Niçin size İngiliz subayları ellerini vermiyorlar? Ve niçin maaşlarınız müsavi (aynı) değil? Buna nasıl tahammül ediyorsunuz? Dediğimde ne cevap verirlerse beğenirsiniz?: “İngilizler sahiptir (efendi) ” cevabını veriyorlar.Biliyorsunuz ki, Hindistan’da ‘Sahip’ deme ‘efendi’ demektir. Bir İngiliz kim olursa olsun, amele olsun, Hindlilere efendidir.”
Hindistan’da İngilizlerin katliamları da insanı ürpertici cinsten. Sadece bir tanesine kısaca yer verelim. 1857’de Guvanpur şehrini topa tutarak otuz bin insanı öldürmüşler; bir kısmını diri diri Ganj nehrinde boğarak ve bir çok alimleri de yine diri diri gaz döküp ateşte yakarak yok etmişlerdir. Abdürreşid İbrahim anlatıyor: “ Silahsız biçareleri evlerinden alarak takım takım biner adamı birden topa tutmuşlar. Bu vahşetleri icra ettikleri zaman medeni generaller kahkahalarla gülerlermiş. Bilhassa büyük alimleri ateşe attıkları vakit generallerden birisi ellerini çırparak alkışlar, boğula boğula güler, sesi çıktığı kadar bağıra bağıra çırpınır, adeta sevincinden çıldırırmış. Ben ne zamanki o halleri gözleri ile gören ihtiyarlardan dinledimse, yarım asır sonra söylendiği halde o vahşetten kan ağlamamak mümkün değildi. Hele Mevlevi Can Muhammed Şah Merheti Sahip cenaplarından dinlediğim zaman ister istemez gözlerimden yarım saat yaş dökülmüştü. Kendileri yetmiş beş, belki daha yaşlı, hem bembeyaz sakalla kafasını sallayarak: “Otuz bin adamı zulmen öldürdüler, onlardan bin kişisi alimlerdi” dediği zaman sakallarından gözyaşları burçak burçak yuvarlanıyordu.”
Onun nihai görüşü şöyledir-ki İstikbal fiilin onu tasdik etmiştir-: “Hindistan’da hiç şüphe yoktur ki, İngilizlerin yerleri daha çok sarsılacaktır.”
İngilizler Abdürreşid İbrahim gibi bir ismin bu topraklarda bulunmasından son derece rahatsız oldular, onu taciz ettiler, nezarete attılar, peşine casuslarını saldılar. Mesela bu casuslardan birisinin kendisini takibini şöyle anlatır: “Gece yarısından sonra saat üç sıralarında tren Bombay durağına geldiği zaman bizim haşerat uyumakta idi. Ben de hemen vagondan indim. Yoluma devam ettim. Büyük cadde ile İslam mahallesine gitmekte iken kasaphane hizasında haşerat koşarak benim arkamdan yetişti. Sokak da gayet tenha. Beni tutacak olmuştu. Orada bir yumruk yuvarladım. Bir daha, bir daha, o düdük çalarak geriye doğru yollandı. Ben orada Ömer Efendinin bulunduğu Şahcihan oteline girdim. Artık bir daha ne o beni gördü, ne ben onu. İşte İngilizlerin misafirperverliği.”
“Hindi baştan başa gezmekti muradım, lakin.
Nerde olsam beni takibi yüzünden polisin.
Takatım bitti de vazgeçmede muztar kaldım.
Kaldım amma yine her mahfile (toplantı yeri) az çok daldım.”
Hindistan’da daha fazla kalmasının tehlike arz etmesi üzerine 7 Ekim 1909’da, yanında Japon mühtedisi (hidayete ermiş) Ömer Yamaoka olduğu halde Bombay’dan gemi ile Hicaz’a hareket etti…
——————–
İSTANBUL’A DÖNÜŞ
1910 yılında Haccını ifa eden Abdürreşid efendi Hicaz demiryolu ile Beyrut’a oradan da gemi ile İstanbul’a geldi. Hariciye nezaretine (Dış İşleri Bakanlığına) Osmanlı vatandaşlığına geçmek için bir dilekçe verdi. 1912’de Osmanlı vatandaşlığına kabul edildi.
İstanbul’a geldikten sonra Sırat-ı Müstakim dergisi idarehanesinin düzenlediği konferanslara katıldı. Bursa ve İstanbul’da tertip edilen samimi konferansların konusu Alem-i İslam’ın durumu idi. Çok yoğun bir ilgiye mazhar olan bu dertleşmelerle ilgili İslam Şairi Mehmed Akif bey şunları yazıyor: “Zaten hazretin meclisi de öyle değil mi? Binlerce huzzara (hazırda olanlar) karşı îrad ettiği hutbelerde memleketine mahsûs şive ile İstanbul şivesini mecz eyleyerek (birleştirerek) , hiç bir parlak cümleden, mutantan bir terkîbden imdat istemeyerek gayet açık bir lisan ile yürüttüğü mülâhazat (düşünceler) cemaati meshur ediyor (sihirliyor) ; namütenahi (durmadan) söylese insanın namütenahi dinleyeceği geliyor.”
İstanbul’da Sultanahmet, Ayasofya, Şehzadebaşı camilerinde vaaz tarzında yapılan bu konferanslara en az beş bin kişi iştirak etmiş, cemaat dışarılara taşmıştır. Bu konferanslarda Abdürreşid bey halka “Sibiryalı Meşhur Seyyah-ı Şehir” veya “Hatib-i Şehir” diye takdim ediliyordu. Akif bey bu konferanslardan birini şiirleştirmiş ve “Süleymaniye Kürsüsünde” adıyla neşretmiştir. Bu şiirinde Abdürreşid İbrahim’i şöyle tavsif eder (vasıflandırır) :
“Kimdi kürsüdeki bir bilmediğim pir amma
Hiç de bigane değil kalbe o cazip sima.
Bembeyaz lihye-i pakiyle (temiz sakalıyla) beyaz destarı n(sarığı)
O mehib (heybetli) alnı, o pek munis olan didarı (yüzü) ,
Her taraftan kuşatıp bedri (dolunay) saran hale gibi,
Ne şehamet (yiğitlik) , ne melahat (yüz güzelliği) veriyor ya Rabbi.
Hele gözler iki mihrak-ı semavidir (gökten gelen yakıcı nokta) .
Bir şuaıyla alevlendiriyor idraki.
Ah o gözlerden inen huzme-i nurânurun,
Bağlı her târ-ı füsunkarına (büyüleyici iplikğine) bin ruh-i zebun (aciz ruh) ”
İstanbul’da Sultanahmet civarında bir eve yerleşen bu büyük dava adamı yine boş durmadı. Tearüf-i Müslimin adıyla bir dergi çıkardı. Adından da anlaşılacağı gibi bu dergide Müslümanların birbirini tanımasını, dertlerini öğrenmesini ve bir uhuvvetin (kardeşliğin) teessüsünü hedef alıyordu. Diğer yandan merhum Eşref Edip beyin gayretleri ile ”Alem-i İslam” adlı hatıratı İstanbul’da basıldı ve adeta kapışıldı. Bunun bir sebebi de Mehmed Akif’in şu ifadelerinde gizliydi; “Vakıa Abdürreşid’in bu seyahatnamesi insana o kadar keyif vermiyor. Çünkü bir çok acı hakikatleri olanca acılığıyla, olanca üryanlığıyla (çıplaklığıyla) gösteriyor, şarkın emrâz-ı içtimaîsini (sosyal hastalıklarını)ortaya döküyor. Lâkin hastalık bütün a’râzıyle, edvârıyle (zamanlarıyla) meydana çıkmalıdır ki müdâvatı (tedavisi) kabil olsun, esbabı (sebepleri) bertaraf edilebilsin.”
Yeri gelmişken, Akif’le aralarında derin bir dostluk kurulduğunu da söyleyebiliriz. Bir gün dev şaire şöyle demiştir: “Ah Akif! Ne yapayım ki senin kalpleri tutuşturan şiirlerine can verecek yaşta değilim. Yirmi sene evvel bunları yazmış olsaydın kim bilir bunlar bana daha ne kadar kuvvet verecekti. Bütün Asya’yı, Afrika’yı gezdim, senin gibi bir şair görmedim. Sen bütün Asya’yı, Afrika’yı dolaşmalısın. Buzlu steplerde, kızgın çöllerde yaşayan Müslüman akvamın (halkların) ahvalini yakından görmelisin. Senin şiirlerin ilkbaharın feyzi gibi donmuş ruhlara yeniden hayat verir. Sen onları görmelisin, onlar seni görmeli dinlemeliler.”
Akif’in yakın dostu merhum Eşref Edip Fergan bey bu dostluk ve etkileşime şöyle parmak basıyor: “Üstadın Süleymaniye Kürsüsünde söylettiği zat. Onun Müslümanları irşad hususundaki himmet ve gayretlerine meftun..Üstad bu çok ateşli hatibi Süleymaniye kürsüsünden söyletti. Müslüman milletlerin musab oldukları hastalıkları onun lisanıyla teşrih etti (açıkladı) . Üstadın bazı şiirleri üzerinde Abdürreşid’in çok tesiri olduğunda şüphe yoktur. Bilhassa Safahat’ın ikinci kitabı(Süleymaniye Kürsüsünde) tahlil edilirken bu noktayı nazar-ı dikkate almak lazımdır.”
Abdürreşid İbrahim herhalde bu sıralar Bediüzzaman hazretleri ile de tanışır ve dost olur. Muhterem Mehmed Kırkıncı Hocaefendi hatıratında merhum tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’nın şu hatırasını naklediyor: “Türkistanlı meşhur seyyah, büyük bir İslam alimi ve mücahidi olan Abdürreşid İbrahim Dar-ul hilafet olan İstanbul’a geldiğinde Bediüzzaman hazretlerine misafir olmuştur. Abdürreşid bey çok iri, babayiğit biri idi, yemesi, içmesi fevkalade idi. Üstad ise az yer, üç bardaktan fazla çay içmezdi. Abdürreşid İbrahim bey tahminime göre yirmi bardaktan fazla çay içti. Üstad da onu yalnız bırakmadı. O çay içmeyi bitirinceye kadar Üstad da onunla beraber çay içti.”
Bediüzzaman hazretleri Abdürreşid İbrahim’den aldığı bilgileri zaman zaman eserlerinde nakletmiştir. Mesela 1910’da Şam’da verdiği meşhur hutbede naklettiği şu malumat gibi; “Hattâ, Rus’u mağlûp eden Japon Başkumandanının İslâmiyet’in hakkaniyetine şehadeti de şudur ki: “Hakikat-i İslâmiyet’in kuvveti nispetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslâm temeddün edip (medenileşip) terakki ettiğini (geliştiğini) tarih gösteriyor. Ve ehl-i İslâm’ın hakikat-i İslâmiyede zaafiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedennîye düştüklerini ve hercümerç (karışıklıklar) içinde belâlara, mağlûbiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor. Sair dinler ise bilâkistir (aksinedir) . Yani, salâbet ve taassuplarının zaafiyeti nispetinde temeddün ve terakki ettikleri gibi, dinlerine salâbet (direnç) ve taassuplarının kuvveti derecesinde de tedennî ve ihtilâllere maruz kaldıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiş. ”
TRABLUSGARB’DA
1911 senesinde İtalyan’ların Libya’ya ansızın saldırması üzerine Abdürreşid İbrahim hemen Trablusgarb’a, cepheye gitmeye karar verdi. O sırada 54 yaşındaydı. Yerinde duramıyordu; “Şaşkınlıklar zail (yok) olur olmaz herkes dar-ül harbe gitmeye başladı. Ben de duramadım, bir ateştir kalbimi kapladı. Gitmeden rahat olmazdım. Vakıa ben yaşlıyım, benim elimden bir şey gelmez. Fakat, hiç olmazsa cihad edenlere su vermeye yararım.”
Evvela gemi vasıtasıyla Mısır’a gittiler. İngiliz işgali altındaki bu ülkeden bedevi kıyafetleri içinde deve kiralayarak hayati tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından Libya’nın Sollum şehrine ulaştılar. Buradan da şiddetli çatışmaların sürdüğü Derne’ye vardılar.
Seyyahımız çeşitli cephelerde bulundu. Bir avuç Osmanlı subayının ve Libyalı kardeşlerimizin tek vücut halinde dasitani (destansı) direnişi onu çok sevindirdi. Özellikle de Enver Paşa’nın çalışmaları; “Enver Paşa Hızır gibi herkesten önce yetişti, en büyük vazifeyi o gördü. Yoktan bir ordu teşkil ederek büyük ve şanlı milletimizin namus ve şerefini bütün cihana tanıttı. Milyonlarca Arabın kalbinde Paşalık unvanını aldı.”
Trablusgarb’ta beş ay kaldıktan sonra İstanbul’a döndü. Burada Trablus savaşı ile alakalı verdiği konferanslar büyük ilgi gördü.
BALKAN HARBİ
1912 yılında başlayan Balkan savaşı ve akabinde serhat şehri Edirne’nin düşman çizmesi altına girmesi üzerine Abdürreşid İbrahim o sıralar çıkardığı ve Alem-i İslam’a gönderdiği “İslam Dünyası” adlı dergide bu toprakların kaybedilmemesi için bütün dünya Müslümanlarını cihada çağırdı. Her tarafta maddi yardım ve gönüllü toplanmaya başladığı haberleri geliyordu. Japonya’da Edirne’nin düşüş haberini bazı gazeteler siyah çerçeveler halinde halka duyurmuşlardı. Bu hadise de bu büyük zatın Japonya’da ülkemiz adına oluşturduğu kamuoyunun büyüklüğü hakkında bir fikir vermektedir.
CİHAN HARBİ – DÜNYA SAVAŞI
Birinci Dünya Savaşında da yine onu hep değişik yerlerde görüyoruz. Mesela bir defa Enver Paşa ile birlikte Doğu’da askerlere moral veriyor, diğer yanda Rus saflarındaki Müslüman askerlere propaganda yapıyordu.
Bir ara Almanya’ya giderek Müslüman esirler arasında dolaştı. Esir kamplarında verdiği vaazlarla onları halifenin safında çarpışmaya ikna etti. Bu esirlerden “Asya Taburu” adı verilen bir tabur oluşturularak Irak cephesinde İngilizlerle savaşmaya gönderildi.
1912 yılında Osmanlı vatandaşlığına giren Abdürreşid İbrahim savaş sırasında ve sonrasında Teşkilat-ı Mahsusa (istihbarat teşkilatı) adına bazı vazifeleri de yerine getirdi.Bunlar genelde Rusya Türkleri ile ilgili görevlerdi. Bu arada Avrupa’da katıldığı konferans ve toplantılarda her fırsatta mazlum Rusya Müslümanlarının sesi soluğu oldu. Bu sıralar Stockholm’de kurulmuş olan Rusya’daki Yabancı Milletler cemiyetinde Rusya’daki Müslümanların temsilciliğini yaptı.
RUSYA’YA DÖNÜŞ
Savaşın bitiminden sonra 1918 yılında memleketini ziyaret niyetiyle İstanbul’dan ayrıldı. Bu seyahatinde de Rusya’daki Bolşevik devriminin oturma sancılarını ve devletsizliğin ve anarşiliğin ürperticiliğini bütün çıplaklığıyla gördü.
Bu hatıralardan bir kısmını da kısaca nakletmek istiyorum. Maalesef bizim gibi dolduruşa getirilen ülkelerde nice genç nesiller o Ekim devrimi hülyaları ve masallarıyla yıllarca kandırıldılar. Onu bir de bizzat yaşayanlardan dinlemek lazım ki ne ürperticidir. Bu konuda “Komünizmin Kara Kitabı” adlı eseri ve merhum Şevki Bektöre’nin “Volga Kızıl Akarken” adlı hatıratını bilhassa tavsiye ederim. Evet Hasan Cemal’in dediği gibi; “Yalnız Mina Urgan, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali gibi Türk aydınları değil, pek çok Batılı aydın da bir düşün peşinden yuvarlandı gitti.”
İşte Abdürreşid İbrahim beyin bazı tespitleri: “Trenler görülecek bir şeydi. Ne saat hareketleri malum nede ayakta duracak bir mahal mevcuttu. İki gün iki gece İstasyon taşları üzerinde fırsat bekledim. Ve nihayet semt-i hareketi malum olmayan (hareket yeri belli olmayan) bir trene iltica ettim. Trene girdikten sonra anladım ki benden başka bileti hamil (alan) kimse yoktu. Meğer buna hiç lüzum yokmuş. Rusya inhilal etmiş.(dağılmış)
On saat kadar iğne atsan yere düşmez bir trende işkenceli bir yolculuktan sonra Baltof şehrine gelen merhum, daha sonra Ukrayna’nın merkezi Kiev’e vasıl olur. Burada şehre giren Bolşevik güçlerinin müthiş bir katliamına tanık olur; “ İki gün sonra da bir katliam başladı. Dört-beş bin kişi itlaf edildi. Hiç unutmam bir gece Ferid beyin evinde toplanmıştık. Gece yarısı ben camiye avdet ediyordum (dönüyordum). Gayet şiddetli bir infilak meydana geldi. Ertesi sabah da gördük ve öğrendik ki Çarlık taraftarlarından tevkif edilen üç yüzü mütecaviz (aşkın) şahsın şahsın hapsedildiği müze daire mevkuflarla beraber berhava edilmiş (havaya uçurulmuş).”
Bir ay Kiev’de kalan Reşid Kadı, daha sonra ailesini almak üzere Almanya’ya gider. Almanya’da devletsizlikten tam bir terör esmektedir; “Nisanın yedinci günü Berlin’in kuzey kısmındaki Aleksandr meydanında Spartaküslerin kanlı bir mücadelesine gözlerimle şahit oldum. Bunlar mevki polis merkezini basarak 63 polisi, kulak ve burunlarını kesmek ve gözlerini oymak suretiyle katlettiler.”
Anarşinin hüküm ferma olduğu bu yerlerden bin bir müşkülatla ailesi ile birlikte Rus topraklarına girebildi. Rusya’nın durumu içler acısıydı. Her türlü vahşet ve devlet terörü ortalıkta cirit atıyordu; “Bolşevikler ağlayanlara karşı bir Rus darb-ı meselini(atasözünü) der hatır ettiriyorlardı; “Moskova, gözyaşlarına itimat etmez.” Ve bu sözü müteakip kuvvetli bir kahkaha ile bedbaht muhataplarına ikinci bir yara açıyorlardı.
…Moskova’dan Petersburg’a gittim. Eskiden tanıdığım bu şehri bu defa tanıyamadım. O tertemiz şehir sanki bir yangın yeri veya muharebe meydanı olmuştu. Tek bir çöp bulunmayan sokakları hayvan leşleri ve insan enkazı ile dolu idi.”
Bir müddet sonra memleketi Tara’ya döndü; “Hemen biri erkek diğeri kızlara olmak üzere iki mektep açtık. Halktaki bilim arzusu hadd-ül gayede (son sınırda) idi. Yaş mevzu-i bahis olmaksızın bütün şehrin Müslüman erkek ve kadınını ailemle birlikte tedris ve talime başladık. Bolşevikler bizim medreselerimizi kaldırıyorlar, kapatıyorlardı. Biz sükunetle mücadele ettik. Bolşevikler bir aralık dini ve fenni münazaralar yaptılar. Leh ül hamd muvaffak olduk. İki sene Tara’da kaldım.”
ÇİN TÜRKİSTAN’INA SEYAHAT
Abdürreşid İbrahim yine yerinde duramadı ve yanında oğlu olduğu Uygur diyarına doğru yola çıktı. Burada da büyük iltifat ve ikramlarla karşılaştı; “Azami derecede yaptıkları ikramın başlıcası Türkiye’den gelmekliğimizden neşet ediyordu. Mevizeler irad ederek (vaazlar vererek) memleketi dolaşmaya başladık. Ahali-i İslamiye yalnız bir şeyden son derece muzdarip bulunuyordu. O da Sakarya’ya ve Ankara yakınlarına Yunanlıların gelmesi idi.”
Kurtuluş savaşının kazanılması her yerde olduğu gibi Türkistan’da da çok büyük bir sevinçle karşılanmıştı; “Hemen camiye koştum. Yüzlerce muvahhidin sevinç gözyaşı dökerek Rabbülalemine münacatta bulunuyor, secde-i şükrana kapılıyorlardı.” “Herkesin ağzında; “Halife ordusunun ve onun vekili Gazi Mustafa Kemal’in ismi dolaşıyordu.”
RUSYA’DAN TEKRAR AYRILIŞI
“Türkistan-ı Çini’ye” yaptığı seyahatten dönen Abdürreşid Efendi, Kremlin’deki idarecilerle(Lenin, Stalin vs) yakın ilişkiye girerek onların şerrinden Türk halkının zarar görmemesine çalıştı. Ama Bolşevik idarenin gittikçe Rus şovenizmine dönüşmesi ve iyice kanlanması üzerine Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldı. Türkiye’ye iltica edip Konya’nın Cihanbeyli ilçesinin Böğrüdelik köyüne yerleşti.
Ama dediğimiz gibi onun gibi bir entelektüelin bir köy hayatına sıkışıp kalması mümkün değildi. Onu yine bu gönüllü sürgün döneminde(1925-1933) İslam dünyasının problemlerini dile getiren eserler kaleme alırken, Türkiye’nin değişik illerine ve Mısır, Hicaz gibi yerlere seyahat ederken görürüz.
Mesela 1925’in son günlerinde onu Anadolu’da görüyoruz. Merhum Tahir-ül Mevlevi, hatıratında Ankara İstiklal mahkemesinde yargılanmak üzere trenle İstanbul’dan giderken bir durakta onunla karşılaştıklarından bahsetmekte; “Tren İzmit’e bir müddet durdu. Yolculardan bazıları vagonlardan inip lokantaya gittiler. Bizim için imkan olmamakla beraber hacet de yoktu. Akşam üstüne doğru duraklardan birinde Tatar seyyahı, meşhur Abdürreşit efendi bizim vagonun önüne doğru gelmişti. Nazarlarımız karşılaştı. Göz ile aşinalık, elleri ile dua işaretinde bulundu. Adamcağızın halimizden müteessir olduğu belli idi Allah razı olsun. ”
JAPONYA HİCRETİ
Türkiye’de ailesi ve dostları arasında güzel günler geçirmesine rağmen onun aklı fikri İslami hizmetlerinin ilk tohumlarını attığı Japonya’daydı. Ona göre eğer Japonlar İslamı kabul ederlerse dünya Müslümanları Japon imparatoruna biat eder ve yeni hilafet merkezi Japonya olabilirdi.
1933 senesinin Ağustos ayında İstanbul’dan yola çıkan bu yaşlı arslan 12 Ekim’de Tokyo’ya vardı. Japonya halkı onu büyük coşku ile karşıladı. Japon basını da büyük ilgi göstererek, kendisi ile Müslüman dünyasını durumu ile ilgili çok sayıda röportaj yaptılar. (Not; Alem-i İslam’ın ilk cildinde anlattığı gibi Tatar halkının Japonlara çok özel bir sevgisi vardı. Japonlarda da bu sevgi Tatar milletine karşı bulunmaktaydı. Sayın İlhan Mansız’a Japonya’da duyulan ilgi de bunun da rolü olsa gerektir. O da Eskişehir’e yerleşen bir Tatar ailesinin evladıdır.)
Japonya’da hızla İslami hizmetin başına geçen Abdürreşid Efendi Tokyo’da bir büyük camii açılmasına vesile oldu ve buranın fahri imamlığını yaptı.(1937) İslam dininin Japon idaresi tarafından resmen tanınmasını sağladı. Bu ülkede yaşayan Tatar halkının sorunlarını çözmekle uğraştı. Sesi kesilinceye, elinden kalem düşünceye kadar İlâyı kelimetullah için çaba gösterdi ve arkadan gelen bizlere bir Müslüman’ın azminin neler yapabileceğine şanlı bir örnek oldu.
VEFATI
Ve nihayet 17 Ağustos 1944’de arkasında büyük bir iz bırakarak, güzel bir insan olarak beka diyarına göç etti. Bu onun son seyahatiydi.. Vefatı gerek İslam dünyasında, gerekse ikinci vatanı bu şirin ülkede büyük üzüntü ile karşılandı. Japon devlet radyosu ve diğer basın organları tarafından bu elim haber her yere duyuruldu. Cenazesine iştirak etmek isteyenlerin çokluğu üzerine üç gün bekletildikten sonra büyük bir törenle toprağa verildi.
Cenab-ı Hakk onun azminden, gayretinden, hamiyetinden bir nebze olsun bize de lütfetmesi dua ve recalarımızla kendilerine Mevla’dan sonsuz rahmetler dileriz. Bu gün o Tokyo’da “bir tapu senedi” mesabesindeki mezarında bizden gayret, fedakarlık, feragat, beklemektedir. Tıpkı emsali büyüklerimiz gibi…
FİKİRLERİNDEN BİR DEMET
***Kendisi gibi bir seyyah olan İbn-i Batuta için şunu diyor; “Rahmetli çok büyük hizmet etmiş. O zamanda bu kadar hizmet harikalardan sayılsa değeri vardır.”
*** “Bir adam hep hayır sahibi olamaz. Ve bir adam hep fena da olamaz.”
***Zamanının modernistleri hakkında şunları yazmakta; “Zamanımızın alimleri, bilmem dünyanın nesi zannolunan Cemaleddinler, Abduhlar, Nedimler hiç şüphesiz o esaretin kurbanı olarak inhirafa (bozulmaya) mecbur olmuşlardır. Daha biraz açık söylemek icap ederse , bugün mevcut olan sarıklılardan çoğunun batı felsefesi karşısında mağlup olarak , geri dönüşe mecbur olmaları yine o fikir esaretinin kötü neticesi olarak, İslam felsefesinden mahrum olmalarındandır.”
***”İslam garip olarak dönecek” hadis-i şerifini tekrar eder de, hadis-i şerifin son cümlesini hatırlamayız. Halbuki sonu “O gariblere ne mutlu! Onlar insanların bozduklarını ıslah ederler, düzeltirler” Her ne sebeptense, biz hep ümitsiz tarafını hatırlamakla müptela oluyoruz. Hadisin sonunu söyleyen bir Müslüman bulunamıyor. ”
Mehmed Akif merhum da bazı tembel hocaların bu hadisi delil göstermelerini şöyle tenkit ederek , onları şöyle konuşturur;
“Memleket mahvolacak, mahvolmayacak..Baştakiler
Düşünürler onu, mevcut ise bir çare eğer.
Gelelim dine, ne mümkün çalışıp kurtarmak?
Bede- ed- dinü gariben (din garib başladı) … sözü elbet doğru çıkacak. ”
*** “Cehaletin neticesi hacalettir.” (utanma)
*** “Fikir ihtilafı her zaman olmuş, olacak ve olmalıdır.”
*** “Yabancı memleketlerde gezen seyyahların bilgileri hiçbir vakit tam olmaz.”
*** “Japonlarda ve Çinlilerde otuz altı bin hiyeroglif şeklini muhafaza için cemiyetler kurarlar. Japonya’da Hiyeroglif Muhafazası Cemiyetinin bir buçuk milyon üyesi vardır. İşte milletler birbirinden bu şekilde ayrılırlar. Milli hamiyet nedir? O da bu bizim ufak sandığımız şeylerde ihtimam göstererek ortaya çıkar, şarlatanlıklarla değil.”
***Bizde nedendir, din ve şeriat hainleri her zaman din perdesi altına girmeyi daha uygun bulurlar.
*** Yazıklar olsun ne hale geldik. Değil yabancıları davet etmek, aksine gençlerimizi Müslümanlıktan nefret ettirmek ufacık bir bahane ile ceddinden Müslüman olan kardeşlerimizi kafir ilan etmek adeta ulemamızda sanat oldu.”
***Batılıların İslam dünyasında açtıkları kolejler hakkında görüşü; “ Bunlar ve benzerleri Osmanlı ülkesinden yabancılar tarafından açılmış mekteplerin hiçbirisi bizim hayrımıza açılmadığını anlamayan bir tek müslümanın bulunacağını zannetmem.”
“Er yiğit sözünün sahibi olur. Sözüne sahip olmayanlar isteklerinden devamlı mahrum olurlar.”
-KAYNAKLAR-
1-Abdürreşid İbrahim- İsmail Türkoğlu-Diyanet Vakfı Yayınları-Ankara-1997
2-İslam Ansiklopedisi- Cilt-1-İFAV Yayınları-İst-1988
3-İslam Dergisi- Sayı: 10-11(Hızaloğlu Mustafa Zihni)-1958
4- Mehmed Akif Külliyatı-İ. Hakkı Şengüler-Hikmet Neşriyat
5- Safahat-M. Akif Ersoy-Tertip: Ömer Rıza Doğrul-İnkılap ve Aka Kitapevleri-İst- 1966
6-Safahat-Neşre Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ- Çağrı Yayınları-İst-1999
7-Alem-i İslam(2 cilt)-Abdürreşid İbrahim-(Hazırlayan: Mehmed Paksu)-Yeni Asya Yayınları- İst: 1987
8-Matbuat Alemindeki Hayatım Ve İstiklal Mahkemeleri- Tahir-ül Mevlevi- Nehir Yayınları- İst: 1991
9-Hayatım, Hatıralarım- Mehmed Kırkıncı-s:203-Zafer Yayınları-İst-2004(1. Baskı)
10- Dağarcık-2-Mustafa İslamoğlu- Denge Yayınları-İst-1998
11- Muhâkemat- Said Nursi-Sözler Yayınevi- İst-2000
12-Mehmed Akif Hakkında Araştırmalar-M. Ertuğrul Düzdağ-İFAV Yayınları-İst:1987
13- Kimse Kızmasın, Kendimi Yazdım-Hasan Cemal-Doğan Kitapçılık-İst-1999
Salih Okur
——————
(*) 1905’te Rus –Japon savaşında deniz muharebelerinde Rus donanmasını tersyüz eden ünlü Japon amirali.
*** Süleymaniye Kürsüsünde adlı şaheserde Mehmed Akif’in konuşturduğu vaiz; Abdürreşid İbrahim’dir.
Muzaffer Alev
Tubanur Kardesim, acizane bende 1963 ten beri nur davasinin icindeyim. istanbul ve ankara da üstadimizin bazi son talebelerinin yaninda bulundum. 40 senedirde Kopenhagdayim. Sizin icinde bulundugunuz durum Abdurresid ibrahim’i hatirlatti bana:Yeni Asya Yayinlarinin nesrettigi “islam Alemi” kitabini 25 sene önce okudugumda Büyük Osmanli alimi Abdurresid ibrahim’e hayran olmustum. Japon ilim adamlari Abdurresid Ibrahim’in konferenslarina cok ilgi gösteriyorlardi. Cok alkisliyorlardi. Sonralari anladim ki Japonlar bunu Osmaliyi Cin’e karsi kullanmak icin yapmislar. Peygamberimizden beri Arab Kardeslerimiz, Büyük Selcuklu ve Osmanli ecdadimiz islamin bayraktarligini yapmis. Hilal hacli kavgasi hic bitmemis. Bu günki durumda ayni. Esir müslümanlar, esirlikten kurtulmak icin cirpiniyorlar. Haclilar ve siyonistler gizli tiyatro senaryolariyla islami yok etmek icin savasiyorlar
Muzaffer Alev Kopenhag      12 Ekim 2010 Salı 16:07

Canli Bomba Vedat Acar’in Annesi Konustu:  http://www.habervakti.com/?page=news_details&id=36870

   Cerkez Ethem hakkinda dogruyu yazan kitaba rastlamadim. Aleyhinde yazilan birkac kitap okudum. Bir kitap da hatiratindan alinan bir paragraf bana Cerkez Ethem’i daha sevdirdi. 

 - “Osmanli DIS düsmanlara karsi cok savasti ve yoruldu. Savas bitti. Simdi ülkemizin bütün cocuklarini yatili okullarda egitmeliyiz, yetistirmeliyiz!”  diye  yaziyordu.  Peki biz neler yaptik. Dinsiz, hirsiz, pisirik, ahlaksiz, cahil bir nesil yetistirdik. Ecdadimiza küfrettik. Ne ekersen onu bicersin!
Muzaffer Alev Kopenhag www.esir.webbyen.dk

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: